22 Haziran 2006

i can't explain, you'll not understand.

Basıyorum “play” tuşuna iTunes’un, turnenin ikinci ayağından koparıp aldığım playlist başlıyor çalışmaya. “In the flesh?” çınlamaya başlıyor, ama salt çaresizlik tınlıyor kulağıma. Eşiğine yaklaşılmayacak bir oluş halini anımsıyorum tekrar. Anımsamak o oluşu kavrayabilmenin sadece ufacık bir hali. Yoksa, o ana bağımlı değildi hiçbirşey, her bir saniye tüm hayatıma yaydı kendini. Belki geçmişimdi tekrar yaratılan orada, bilemiyorum, ama yıldızlarda gördüm kendimi. Anı yaşamayı, ölmeyi, bilinmezliği. Ama anlatamadım, sadece sonuna saklayabildim “i can’t explain, you will not understand” öbeğini, mırıldandım. Belki de bağırmışımdır, farkında değilim, istemesem de “this is not how i am” diye ekleyivermişimdir sonuna öbeğin, bilemiyorum. Kim bilebilir ki o an “ben”in nerde olduğunu? Hani dememişiydi algımın kapılarını fırlatıp atan o insan “wish you were here’in ismi wish we were here olmalıydı” diye. İşte, yansıması hepimizdik “wish we were here” halinin. Orada bulunmayı koca bir galaksinin ta merkezinde bulunmaktan ayıramayan bizdik, biz evrendik, onun tınısıydık, temsilimiz o sahneydi. Binlerce yılın mahşeriydi, terazisiydi ilk gülümsemesini boğaza tanıtan o oluş, bir olup yok olurcasına parıldayan evrendi, bizdi. Biz mi kimdik? “me and you” dizesinin muhatablarıdık, “me” sahnedeki o elmastı, “you” ise biz. Bizin gözünde ise “you” sahneydi, biz özneydik. Peki neydi bir arada tutan bu ayrıklığı. Tek nefes, çığlıkların ardı sıra alınan o nefes. Breathe… bunca bekleyişin ardından ise o nefesin tayfaki karşılığı, sonsuz renk huzmesi. Any colour you like. Bu öbeğe “until it’s black” diye eklemişti ya ford efendi, o uğursuz yüze us and them’i ekleyiverince kalmadı hiç açığı tayfın, evren bütünlüğe bir dahi adım attı. Tayfın renklerinden yansıyanlar senelerce anlatılmıştı zaten, albümler dolusu, ancak petrol için dökülen kanın kırmızılığı ta kalbimize işledi hedefi vurmak için yarışan iki torpidoyla. Evren titredi, tek bir çağrıyla, özlediği yeşilin tonuyla sanki, “bring the boys back home.” Ne var ki evren çekmedi hiçbir rengi önümüzden, toplamını yerleştirdi “comfortably numb”a, perdesini öylece kapatıverdi. Biz evrendik artık, onun tınlayan sesini tutuverdik ruhumuzla, hiç ayrışmadık bir daha, hiç ayrışmayacağız, hiç ayrışmıyoruz.

1 yorum:

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.