27 Ağustos 2015
şişkoluk
şişkoluk çok feci bişi.. yürüyemiyosun, yatamıyosun, oturup kalkamıyosun. devamlı kendi kendine yalanlar söylüyosun. yarın diyete başlicam, bu akşam yürümeye başlicam, haftasonu diyetisyene gidiyorum, bu sefer kesinkes gidiyorum 30 kilo vericem. hep yalan.
üstüne giydiklerin olmuyor olsa yakışmıyor. ortalıkta insanların "allah muhafaza" dedikleri bir modelde geziyorsun. istediğin kadar neşeli ol pozitif ol ne bok olursan ol şişkosun işte! her allahın günü yalan haberler, yok bilmemne çayı yağ eritiyor yok bilmemne geni bulundu üç vakte şişko insan kalmayacak falan filan.. daha az önce bir kapı eşiğinden az eğilip geçmem gerekti (kepengini az indirmişler) eğilmeden doğan basınçla pantolonun düğmesi koptu!
biliyorum, şişman olmak ayıp değil, günah da değil (bir takım kortizon gibi ilaçlar harici şişmanlık belki günah da olabilir, tam bilemedim) ama rahatsız edici bir şey işte. arabaya sığmıyorsun, uçağa sığmıyorsun, pantolonun yırtılıyor, düğmelerin kopuyor, her şey kötü anlayacağın. iki kat merdiven çıksam ölecek gibi oluyorum, ki vaktiyle ölmüşlüğüm de var, o yüzden hiç abartmıyorum bunu söylerken, biliyorum da konuşuyorum.
bunları yazarken kimseden tek bir tavsiye veya avutma cümlesi duymak için de bir gayrette değilim, sadece bir vakanüvis gibi, olanı yazıyorum. size bir günümü anlatayım zira neredeyse hep aynı cereyan ediyor:
sabah çok zor uyanıyorum bir kere.. eğer komşu benim alarmı duyuyorsa her gün küfrediyordur zira üç dakkada bir ertelenen sikko bir melodi insanı sinir eder, ben ise üç vakit sonra alışıyorum. altı onbeşte başlayan uyanma maceram en erken yedi otuz gibi bitiyor. acele bir duş ya da traş ya da her ikisi birden, asansörle otoparka inip arabaya binip işe geliyorum. işe gelirken yoldan ya bir simit, ya bir sandöviç, illa bir şey alıyorum, alamadıysam şirkette çaycıyı kandırıp tost yaptırıyorum.
saat oniki onbeş olunca dandik şirket karavanasını yemek için yerimden kalkıyorum. seri bir öğle yemeği sonrası işyerimize ikiyüzelli metre mesafede bulunan avmde kahve içmeye gidiyorum. bir de onun dönüşü, etti mi beşyüz!
daha sonra ufak ufak akşam üzeri oluyor, illa içimiz kıyılıyor, artık allah ne verdiyse bisküvi, gofret, az da olsa bir aburcuburu ağzıma atıyorum. aklımda hep "bu akşam siteye gider gitmez bir iki tur yürüyeceğim" sedası çınlıyor fakat saat altıya yaklaştıkça bir yorgunluk bulutu çöküyor omuzlarıma.. altı gibi çıkıp arabaya binip eve doğru yola koyuluyorum. giderken ya etsiz çiğköfte paket yaptırıyorum, ya iki üç lahmacun yiyorum, yani nereden baksan yedi olmadan ya da sekiz olmadan birşeyler yemiş oluyorum. tabi bu arada yürüyüş eve girmemle birlikte yalan oluyor ve koltuğa gömülüp salak diziler seyrediyorum. ve tabi o sırada da ya çekirdek, ya başka bir aburcubur yakınlarda oluyor.. bunca abur cubur kesmiyor, eğer yatamamışsam onbiri geçince karnım tekrar acıkıyor ve artık evde malzeme varsa tost, yok ise dışarıdan pizza (bari onu artık ince hamura söylüyorum) getirtip bi de onu yiyorum agopun kazı gibi..
e böyle yaparsan zayıflanır mı? tabi ki hayır.
"ya işte gece yemeyi kessen, günde yarım saat yürüsen" cinsinden lafları çok dinledim ve fakat kesilmesi gereken gece yemeleri değil benim kopasıca kellem bence!
ondan sonra o kız niye bana bakmadı bile? e bakmaz tabi, sen dombili hatunlara bakıyor musun? hem hatun manken gibi olsun, hem seni böyle dombiliyken beğensin.. çok nadir gerçekleşen bir durum bu.
olay sadece karı kız olaydı, problem değildi. ama en başta dediğim gibi hep yorgunluk, üstüne hiç ama hiçbir şeyin olmaması yakışmaması.. asıl dert bunlar. karı kız meselesini kendime havuç etmeye çalışıyorum ama artık ihtiyarladım mı, olgunlaştım mı ne olduysa, bünye böyle şeylere kanmıyor artık..
yüce rabbimden dileğim, bir şekilde kafama bir şimşek çaktırıp şu zayıflama meselesini başarmamı sağlamasıdır. ilahi bir kudret tarafından dürtülmedikçe, nice badirelerden sağ çıkmış bedenim şişmanlık temalı salakça bir hastalık ya da bir kaza nedeni ile dünya üzerindeki yaşamını sonlandıracak. halbuse benim için ölüm daha şatafatlı bir şey olmalı idi, skindirik bir kalp krizi ile ölürsem yuh olsun bana..
işte böyle, biterken livin' joy - don't stop movin' çalıyordu, dalga geçer gibi..
üstüne giydiklerin olmuyor olsa yakışmıyor. ortalıkta insanların "allah muhafaza" dedikleri bir modelde geziyorsun. istediğin kadar neşeli ol pozitif ol ne bok olursan ol şişkosun işte! her allahın günü yalan haberler, yok bilmemne çayı yağ eritiyor yok bilmemne geni bulundu üç vakte şişko insan kalmayacak falan filan.. daha az önce bir kapı eşiğinden az eğilip geçmem gerekti (kepengini az indirmişler) eğilmeden doğan basınçla pantolonun düğmesi koptu!
biliyorum, şişman olmak ayıp değil, günah da değil (bir takım kortizon gibi ilaçlar harici şişmanlık belki günah da olabilir, tam bilemedim) ama rahatsız edici bir şey işte. arabaya sığmıyorsun, uçağa sığmıyorsun, pantolonun yırtılıyor, düğmelerin kopuyor, her şey kötü anlayacağın. iki kat merdiven çıksam ölecek gibi oluyorum, ki vaktiyle ölmüşlüğüm de var, o yüzden hiç abartmıyorum bunu söylerken, biliyorum da konuşuyorum.
bunları yazarken kimseden tek bir tavsiye veya avutma cümlesi duymak için de bir gayrette değilim, sadece bir vakanüvis gibi, olanı yazıyorum. size bir günümü anlatayım zira neredeyse hep aynı cereyan ediyor:
sabah çok zor uyanıyorum bir kere.. eğer komşu benim alarmı duyuyorsa her gün küfrediyordur zira üç dakkada bir ertelenen sikko bir melodi insanı sinir eder, ben ise üç vakit sonra alışıyorum. altı onbeşte başlayan uyanma maceram en erken yedi otuz gibi bitiyor. acele bir duş ya da traş ya da her ikisi birden, asansörle otoparka inip arabaya binip işe geliyorum. işe gelirken yoldan ya bir simit, ya bir sandöviç, illa bir şey alıyorum, alamadıysam şirkette çaycıyı kandırıp tost yaptırıyorum.
saat oniki onbeş olunca dandik şirket karavanasını yemek için yerimden kalkıyorum. seri bir öğle yemeği sonrası işyerimize ikiyüzelli metre mesafede bulunan avmde kahve içmeye gidiyorum. bir de onun dönüşü, etti mi beşyüz!
daha sonra ufak ufak akşam üzeri oluyor, illa içimiz kıyılıyor, artık allah ne verdiyse bisküvi, gofret, az da olsa bir aburcuburu ağzıma atıyorum. aklımda hep "bu akşam siteye gider gitmez bir iki tur yürüyeceğim" sedası çınlıyor fakat saat altıya yaklaştıkça bir yorgunluk bulutu çöküyor omuzlarıma.. altı gibi çıkıp arabaya binip eve doğru yola koyuluyorum. giderken ya etsiz çiğköfte paket yaptırıyorum, ya iki üç lahmacun yiyorum, yani nereden baksan yedi olmadan ya da sekiz olmadan birşeyler yemiş oluyorum. tabi bu arada yürüyüş eve girmemle birlikte yalan oluyor ve koltuğa gömülüp salak diziler seyrediyorum. ve tabi o sırada da ya çekirdek, ya başka bir aburcubur yakınlarda oluyor.. bunca abur cubur kesmiyor, eğer yatamamışsam onbiri geçince karnım tekrar acıkıyor ve artık evde malzeme varsa tost, yok ise dışarıdan pizza (bari onu artık ince hamura söylüyorum) getirtip bi de onu yiyorum agopun kazı gibi..
e böyle yaparsan zayıflanır mı? tabi ki hayır.
"ya işte gece yemeyi kessen, günde yarım saat yürüsen" cinsinden lafları çok dinledim ve fakat kesilmesi gereken gece yemeleri değil benim kopasıca kellem bence!
ondan sonra o kız niye bana bakmadı bile? e bakmaz tabi, sen dombili hatunlara bakıyor musun? hem hatun manken gibi olsun, hem seni böyle dombiliyken beğensin.. çok nadir gerçekleşen bir durum bu.
olay sadece karı kız olaydı, problem değildi. ama en başta dediğim gibi hep yorgunluk, üstüne hiç ama hiçbir şeyin olmaması yakışmaması.. asıl dert bunlar. karı kız meselesini kendime havuç etmeye çalışıyorum ama artık ihtiyarladım mı, olgunlaştım mı ne olduysa, bünye böyle şeylere kanmıyor artık..
yüce rabbimden dileğim, bir şekilde kafama bir şimşek çaktırıp şu zayıflama meselesini başarmamı sağlamasıdır. ilahi bir kudret tarafından dürtülmedikçe, nice badirelerden sağ çıkmış bedenim şişmanlık temalı salakça bir hastalık ya da bir kaza nedeni ile dünya üzerindeki yaşamını sonlandıracak. halbuse benim için ölüm daha şatafatlı bir şey olmalı idi, skindirik bir kalp krizi ile ölürsem yuh olsun bana..
işte böyle, biterken livin' joy - don't stop movin' çalıyordu, dalga geçer gibi..
25 Ağustos 2015
ota boka para harcamak
son bir buçuk yıl zarfında aldıklarım:
ipad mini - 1200 tl
ipad klavyesi - 200 tl
ipade göre samsonite gay çantası - 100 tl
kulaklık amfisi - 150 tl
kulaklık (2. el) - 70 tl
moleskine defter - 70 tl
pebble saat - 350 tl
çekirdek kahveden yapan filtre kahve makinesi - 200 tl
çay makinesi - 150 tl
televizyon - 1500 tl
buzdolabı - 1750 tl
bunlardan televizyon, buzdolabı, ipad mini olayları bi yerde mecburi harcama kalemi gibi. ipadi neredeyse elimden düşürmüyorum ama 1200 lira verilmiş alette sadece bejeweled oynayıp feysbuk bakmak çok andavallıca geliyor, ama yine de neticede bir işe yarıyor.
ipad klavyesi aldığımdan beri toplasan iki kere falan kullanıldı. çanta üç beş kullanıldı ama konsepte alışamadığım için ööyle duruyor genelde. kulaklık amfisi desen bi heves bir kaç tur kurcalandı ve fakat o da öööyle durmakta.. 2. el kulaklık aldığım paranın en az 5-6 misli eder, helal olsun, işe de yarıyor. ve fakat moleskine defter, pebble saat, kahve ve çay makinaları bildiğin fuzuli harcama.
yani, bir buçuk sene zarfında, ya da net konuşmak gerekirse 21 ayda 1200 lirayı -neredeyse- çöpe atmışım. ayda 60 lira etmiyor, küçük freko sağolsun afedersiniz..
ulan ben de bişey sandımdı. hemen yarın şu ps4 siparişini vereyim mademse :)
freko, fuzuli işler amiri
ipad mini - 1200 tl
ipad klavyesi - 200 tl
ipade göre samsonite gay çantası - 100 tl
kulaklık amfisi - 150 tl
kulaklık (2. el) - 70 tl
moleskine defter - 70 tl
pebble saat - 350 tl
çekirdek kahveden yapan filtre kahve makinesi - 200 tl
çay makinesi - 150 tl
televizyon - 1500 tl
buzdolabı - 1750 tl
bunlardan televizyon, buzdolabı, ipad mini olayları bi yerde mecburi harcama kalemi gibi. ipadi neredeyse elimden düşürmüyorum ama 1200 lira verilmiş alette sadece bejeweled oynayıp feysbuk bakmak çok andavallıca geliyor, ama yine de neticede bir işe yarıyor.
ipad klavyesi aldığımdan beri toplasan iki kere falan kullanıldı. çanta üç beş kullanıldı ama konsepte alışamadığım için ööyle duruyor genelde. kulaklık amfisi desen bi heves bir kaç tur kurcalandı ve fakat o da öööyle durmakta.. 2. el kulaklık aldığım paranın en az 5-6 misli eder, helal olsun, işe de yarıyor. ve fakat moleskine defter, pebble saat, kahve ve çay makinaları bildiğin fuzuli harcama.
yani, bir buçuk sene zarfında, ya da net konuşmak gerekirse 21 ayda 1200 lirayı -neredeyse- çöpe atmışım. ayda 60 lira etmiyor, küçük freko sağolsun afedersiniz..
ulan ben de bişey sandımdı. hemen yarın şu ps4 siparişini vereyim mademse :)
freko, fuzuli işler amiri
24 Ağustos 2015
Özledik...
Sizi bilmem ama ben çok özledim Tahinpekmez'i.
Facebook'ta olmuyor, olamıyor. Canım bir şey yazmak, paylaşmak istemiyor. Burada üç beş kişi olsak da evimde hissediyorum. Rahat rahat paylaşıyorum bir çok şeyimi.
Ne iyi ettin de hiç değilse burayı canlandırdın Freko, teşekkürler.
Şimdilik bu kadar.
Facebook'ta olmuyor, olamıyor. Canım bir şey yazmak, paylaşmak istemiyor. Burada üç beş kişi olsak da evimde hissediyorum. Rahat rahat paylaşıyorum bir çok şeyimi.
Ne iyi ettin de hiç değilse burayı canlandırdın Freko, teşekkürler.
Şimdilik bu kadar.
herkes birşeyler istiyor..
sevgili tahinpekmez orege,
yine çooook uzun zaman oldu. arkadaşlar seninle irtibata geçmek istiyor, ama benim -nedense- bir türlü elim gitmiyor.. belki de kaderin enteresan bir oyunu bu, zirvede bırakıp da gidemediğim hayat bana tabuta el verecek dördüncüyü bulmak için bekletecekmiş gibi görünüyor; ama yine de umudumu kaybetmedim.
ve fakat, ben artık farkettim ki, eskisi gibi ne yazabiliyorum ne de yazmak istiyorum. sanırım bir devirdi benim için, ve geçti gitti.. ama ne yalan söyleyeyim, yazmayı çok özlüyorum. klavyeye okadar alışmışım ki, kağıt kaleme sarıldığım her seferinde üçüncü satırdan sonra elim ağrıdı, aklımdan geçeni elimle kağıda iletmek yavaş geldi.
aklımda dağlar kadar birikmiş anılar, paylaşılacak dertler, kimbilir daha neler neler..
ama olmuyor işte, olamıyor.
bu üç beş satırı feysbuka da yazabilirdim, ama yazmadım, hatta artık pek kullanasım da yok -sözde- sosyal medyayı..
yine buradan mı devam etsek? belki mesaj fasilitesi yok, ama geri kalan herşeyi tahinpekmezin en son halinden kat be kat iyi bir yazılım işte, arkasında dağ gibi gugıl var.
de haydi, ben şu nameservere bir el atayım, tahinpekmez.org yazan eller yine karşısında iyi kötü birşey görsün, ama eski ama yeni..
frackman revolutions, doymayan pehlivan..
yine çooook uzun zaman oldu. arkadaşlar seninle irtibata geçmek istiyor, ama benim -nedense- bir türlü elim gitmiyor.. belki de kaderin enteresan bir oyunu bu, zirvede bırakıp da gidemediğim hayat bana tabuta el verecek dördüncüyü bulmak için bekletecekmiş gibi görünüyor; ama yine de umudumu kaybetmedim.
ve fakat, ben artık farkettim ki, eskisi gibi ne yazabiliyorum ne de yazmak istiyorum. sanırım bir devirdi benim için, ve geçti gitti.. ama ne yalan söyleyeyim, yazmayı çok özlüyorum. klavyeye okadar alışmışım ki, kağıt kaleme sarıldığım her seferinde üçüncü satırdan sonra elim ağrıdı, aklımdan geçeni elimle kağıda iletmek yavaş geldi.
aklımda dağlar kadar birikmiş anılar, paylaşılacak dertler, kimbilir daha neler neler..
ama olmuyor işte, olamıyor.
bu üç beş satırı feysbuka da yazabilirdim, ama yazmadım, hatta artık pek kullanasım da yok -sözde- sosyal medyayı..
yine buradan mı devam etsek? belki mesaj fasilitesi yok, ama geri kalan herşeyi tahinpekmezin en son halinden kat be kat iyi bir yazılım işte, arkasında dağ gibi gugıl var.
de haydi, ben şu nameservere bir el atayım, tahinpekmez.org yazan eller yine karşısında iyi kötü birşey görsün, ama eski ama yeni..
frackman revolutions, doymayan pehlivan..
06 Mayıs 2015
it's alright we know where you've been..
tekrar merhaba sevgili blogspot..
yıllardan sonra, hosting işlerinden sıtkım sıyrılınca, tekrardan geldim sana, yüz sürmeye kodlarına..
arada neler neler oldu anlatsam şaşarsın, o yüzden boşver, yeri geldikçe "o diil de" deyip deyip araya girer anlatırım olanları.. özet olarak bir kere öldüm, sonra dirildim, önceki gün de sanal evladımı sanal kara topraklara verdim, gerisin geri buralara geldim.
işte böyle blogspot, yıllardan sonra, yine birlikteyiz..
hadi bakalım, ya settar!
yıllardan sonra, hosting işlerinden sıtkım sıyrılınca, tekrardan geldim sana, yüz sürmeye kodlarına..
arada neler neler oldu anlatsam şaşarsın, o yüzden boşver, yeri geldikçe "o diil de" deyip deyip araya girer anlatırım olanları.. özet olarak bir kere öldüm, sonra dirildim, önceki gün de sanal evladımı sanal kara topraklara verdim, gerisin geri buralara geldim.
işte böyle blogspot, yıllardan sonra, yine birlikteyiz..
hadi bakalım, ya settar!
28 Ekim 2006
one of these days, i'm going to move the site in another place..
bilenler biliyor, aylardır söz veriyoruz, ha şimdi ha yarın valla bitti derken o kutlu gün kapıya dayandı!
akşama sabaha kabilinden bir süre içinde, pek saygıdeğer www.bluehost.com dahilinde bize ayrılmış köşemizde paşa paşa oynayacağız, çılgın atacağız, at binecek kılıç kuşanacağız falan.. ve fakat arada bir takım enteresanlıklar oldu, tek tek anlatmaktan yoruldum, buradan bir basın açıklaması yapayım istedim:
bildiğiniz gibi, son üç beş gündür adres satırına www.tahinpekmez.org yazan bünyeler http://searchyouneed.info/search.php?q=nerde&ref= gibi bir yere yönlenmektelerdi (sıklıkla ben dahil).. bunun sebebi, varolan datayı düzgün bir şekilde yeni yerimize export edebilmek gayesiyle siteyi iki saatliğine kapattığımızın akabinde, bir de baktık ki frackman.blogspot.com adlı yer biri ya da böyle işler için yazılmış bir program tarafından register edilip bu salak arama sitesine yönlendirilmiş idi.. saygıdeğer coderimiz merlin hemen frackmanr.blogspot.com adresini alıp tüm veriyi buraya yönlendirdi, ve dahi geçici olarak ana sitenin adresini de buraya akıttı.. bayram seyran demeden turkticaret.net'in kapısını aşındırdık, yeni yönlendirme hadisesini de devreye soktuk, bilen bilir anca bugün iş bitti..
halihazırda tepede frackmanr.blogspot.com adresini görmekteyseniz de, bu artık süper geçici bir durum, dediğim gibi, akşama sabaha dilediğinizi arayıp bulabileceğiniz, yazmak için başka bir browser ekranına ihtiyaç duymayacağınız, inceden profil şekillendirip diğer üyelere "öyle değil o baboli, vıdı vıdı" şeklinde mesaclar atabileceğiniz (hamburger teklifi ikinci bir emre kadar ayıptır:)) bir mekanımız olacak..
merlin kişisine şimdiden huzurlarınızda verdiği sözü layıkıyla tuttuğu için teşekkür ederim.. şekilde şemalde ilk başlarda primitiflik olabilir, lakin aramızda nice eli maus tutan vatandaş mevcut, "abi şurası şöyle olsa böyle olsa" diyenlerin teklifleri anında işleme tabi tutulacak ve site günden güne daha prezentabl hale gelecektir, frekonun sözü bu!
daha kral bir ortamda, birlikte coşabilmek ümidiyle,
frackman revolutions, tükürdüğünü yalamayan adam..
20 Ekim 2006
vioser hijyenik ürünleri!
yeni bir kadın pedi markası bu, ya da otomatı, ne bileyim işte böyle bişi, malum yer olağan arızası için gerekli ara ürünleri sağlama şeysi bu..
lakin mühim olan, abilerin yaptığı / yaptırdığı site, hatta o da değil, ilk açılışta üst kısımda çıkan flaş animasyon..
mozilla kullanıcılarının ad bloker uygulamasını açmasını ya da çıkan play tuşuna tıklamalarını tavsiye etmesem de, ben bunu dedikten sonra tıklayacaksınız nasılsa.. rep bey biraderimiz gösterdi de oha oldum, sizi de ohannesburger edeyim istedim..
aha da link: http://www.vioser.com.tr
vallahi bravo, ilk defa bir görselde böylesine delikanlı olunmuş, iyi anlamda:)
50 kommentten aşağı kırarım bu postu, repleri görelim:)
lakin mühim olan, abilerin yaptığı / yaptırdığı site, hatta o da değil, ilk açılışta üst kısımda çıkan flaş animasyon..
mozilla kullanıcılarının ad bloker uygulamasını açmasını ya da çıkan play tuşuna tıklamalarını tavsiye etmesem de, ben bunu dedikten sonra tıklayacaksınız nasılsa.. rep bey biraderimiz gösterdi de oha oldum, sizi de ohannesburger edeyim istedim..
aha da link: http://www.vioser.com.tr
vallahi bravo, ilk defa bir görselde böylesine delikanlı olunmuş, iyi anlamda:)
50 kommentten aşağı kırarım bu postu, repleri görelim:)
kan şekeri hiperaktif çocuktum ben gribal enfeksiyon olduğumda
Selam:)
Hav meni taymdır gayet uyuz edici, incik cincik bir iş aldığımdan ve bu işi bitirmek için hemi evde hemi işte sabahladığımdan ve aynı zemanda oruçtu sahurdu karmaşası içinde bulunduğumdan tahinimin pekmezimin yüzünü göremez olduydum. İşi teslim edip cuma ödemelerini büyük ölçüde yapınca hafiften bir gevşeyip siteye girdim. Öncelikle insani bir borç olarak google reklamlarına dıhladım her zamanki gibi..Yalnız bir acaiplik var ki bende midir ortamda mıdır bilmiyorum, en tepedeki reklamlardan (Ramazan'ın da etkisiyle) "islami chat" yazana tıkladım vefakat açılan linklerden İzmir'den arkadaş bulma sitesine kaydım ki içerisinde boncuk gibi hatunlar vardı..Sonra oruç olduğum hatırıma geldi, siteyi sık kullanılanlara ekleyip bayram sonrası İzmir kızlarına musallat olmak üzere kapattım pencereyi..
Yazının başlığı dikkatinizi çekmiştir veya merak uyandırmıştır..Yani inşallah öyle olmuştur. Niye durduk yerde böyle bir başlık attım, aşağıya buyrunuz.
Milletçe bazı şeyleri moda yapma , hatta deyim yerindeyse patlatma huyumuz var..Video dönemlerini bilenler bilir, herkes kaset manyağı olmuş, her semtte iki üç videocu açılmıştı...Zaman zaman bir marka, zaman zaman bir kelime vs..Hülya Avşar bir başlık giyer, ertesi gün İstiklâl'de vitrinlerde "Hülya Avşar başlığı geldi" yazar falan..Toplumsal alışkanlıktır, sana nedir deyip geçebiliriz buraya kadar ama işin bir garip boyutu da var.Biz hastalıkları da moda yapıyoruz yahu..
Bir arkadaşına soruyorsun misal "bugün biraz yorgun görünüyorsun hayırdır" diye..cevap: "ay kan şekerim düştü biraz, ondandır".. Allah Allah.. Benim bildiğim şeker tahlili, sabah aç karnına yapılır, ya o el kadar cihazlarla ya da laboratuarlarda..Ama biz aşmış milletiz ya, şöyle içimizi dinleyip "hımm, kan şekerim düştü" diyebiliyoruz..Yeni çıktı bu türkü..Eskiden insanlara sordun mu ya "başım ağrıyor" ya da "üşüttüm galiba" derdi..Peki şimdi? Olur mu canım, ya "migreniniz" vardır ya da "gribal enfeksiyon"..Nezle deyip sosyeteye rezil mi olalım? İkisi aynı şey değil mi? Ben emin değilim valla.Eğer doktor değilseniz sizin için farketmez nasılsa, ikisinde de sümüğünüz akıyor sonuçta. Ha ille de ayrım yapmak gerekirse biri nezle biri gripti eskiden. Şimdi öyle değil ama..Gribal enfeksiyon.. Ne kadar gavurca olursa hastalık o kadar önemli, siz de o kadar ilgiye muhtaç mı oluyorsunuz, anlamıyorum ki..
Eskiden bizim çocuk çok yaramazdı..Peki şimdi? Hahaayt.."ay bizim çocuk aslında yaramaz değil, hiperaktif şekerim"..Çocuğu misafirlikte biraz koşturup gürültü yapan her anne babanın ağzından bunu duymaya başladık. Niye? Benim bir doktordan dinlediğime göre hiperaktivite, basbayağı bir hastalık. Öyle zırt pırt görülen birşey de değil üstelik. Aslında çocuğun canavar olma hali..Fakat ille de kendimizi önemli hissettireceğiz ya "ay bizim çocuk hiperaktif valla,naapsam doktora mı götürsem ki" Ben bunu diyenlerin çocuğunu doktora götürdüklerini hiç görmedim..
Hülasa, sırf insanlar ilgi göstersinler diye kendimize abuk sabuk hastalık isimleri takıyoruz..
Eski insanlar ne kadar rahattılar oysa..Çocuk yaramazlık yaptı mı poposuna iki şaplak atarlar, başları ağırırsa biraz kesmeşeker alır veya aspirin sallar, burnu aktı mıydı annesi limonlu ıhlamur kaynatır, içerdi mis gibi..
Askerliğimi Diyarbakır'da, şu an Genelkurmay Başkanı olan paşamızın korumalığını yapan bir karakolda yaptım. Paşa, askeri hastanenin fakir halka bedava sağlık hizmeti vermesini (haftada bir gün) ve yine bedava ilaç dağıtmasını emretti..Mekan bizim karakol, karakolda olayın organizasyon sorumlusu bendeniz. 7 ay boyunca yaklaşık 5 bin kişiye hizmet verdik. O hizmet sırasında yarısı Türkçe bilmeyen ve gerçekten ve maalesef fakir olan vatandaşlarımız "neyin var" sorusuna hep şu cevabı verirlerdi: "başım ağriy, belim ağriy, her tarafım ağriy"..Niye hep aynı şeyi söylerlerdi? Çünkü bir öncekinin bunu söyleyip muayene olduğunu öğrendiği için, devlet kapısından dönmesin diye, ezberlerdi bu şifreyi ve zaten kıt bir Türkçesi olduğu için (yarısının hemen hiç yoktu, tercümanla anlaşıyorduk) derdini bu cümleyle ifade ederdi..
Onun "başım ağriy"'si neyse sizin migreniniz de kan şekeriniz de aynı, hiç kasmayın boşuna:)
öpmişumdur
Hav meni taymdır gayet uyuz edici, incik cincik bir iş aldığımdan ve bu işi bitirmek için hemi evde hemi işte sabahladığımdan ve aynı zemanda oruçtu sahurdu karmaşası içinde bulunduğumdan tahinimin pekmezimin yüzünü göremez olduydum. İşi teslim edip cuma ödemelerini büyük ölçüde yapınca hafiften bir gevşeyip siteye girdim. Öncelikle insani bir borç olarak google reklamlarına dıhladım her zamanki gibi..Yalnız bir acaiplik var ki bende midir ortamda mıdır bilmiyorum, en tepedeki reklamlardan (Ramazan'ın da etkisiyle) "islami chat" yazana tıkladım vefakat açılan linklerden İzmir'den arkadaş bulma sitesine kaydım ki içerisinde boncuk gibi hatunlar vardı..Sonra oruç olduğum hatırıma geldi, siteyi sık kullanılanlara ekleyip bayram sonrası İzmir kızlarına musallat olmak üzere kapattım pencereyi..
Yazının başlığı dikkatinizi çekmiştir veya merak uyandırmıştır..Yani inşallah öyle olmuştur. Niye durduk yerde böyle bir başlık attım, aşağıya buyrunuz.
Milletçe bazı şeyleri moda yapma , hatta deyim yerindeyse patlatma huyumuz var..Video dönemlerini bilenler bilir, herkes kaset manyağı olmuş, her semtte iki üç videocu açılmıştı...Zaman zaman bir marka, zaman zaman bir kelime vs..Hülya Avşar bir başlık giyer, ertesi gün İstiklâl'de vitrinlerde "Hülya Avşar başlığı geldi" yazar falan..Toplumsal alışkanlıktır, sana nedir deyip geçebiliriz buraya kadar ama işin bir garip boyutu da var.Biz hastalıkları da moda yapıyoruz yahu..
Bir arkadaşına soruyorsun misal "bugün biraz yorgun görünüyorsun hayırdır" diye..cevap: "ay kan şekerim düştü biraz, ondandır".. Allah Allah.. Benim bildiğim şeker tahlili, sabah aç karnına yapılır, ya o el kadar cihazlarla ya da laboratuarlarda..Ama biz aşmış milletiz ya, şöyle içimizi dinleyip "hımm, kan şekerim düştü" diyebiliyoruz..Yeni çıktı bu türkü..Eskiden insanlara sordun mu ya "başım ağrıyor" ya da "üşüttüm galiba" derdi..Peki şimdi? Olur mu canım, ya "migreniniz" vardır ya da "gribal enfeksiyon"..Nezle deyip sosyeteye rezil mi olalım? İkisi aynı şey değil mi? Ben emin değilim valla.Eğer doktor değilseniz sizin için farketmez nasılsa, ikisinde de sümüğünüz akıyor sonuçta. Ha ille de ayrım yapmak gerekirse biri nezle biri gripti eskiden. Şimdi öyle değil ama..Gribal enfeksiyon.. Ne kadar gavurca olursa hastalık o kadar önemli, siz de o kadar ilgiye muhtaç mı oluyorsunuz, anlamıyorum ki..
Eskiden bizim çocuk çok yaramazdı..Peki şimdi? Hahaayt.."ay bizim çocuk aslında yaramaz değil, hiperaktif şekerim"..Çocuğu misafirlikte biraz koşturup gürültü yapan her anne babanın ağzından bunu duymaya başladık. Niye? Benim bir doktordan dinlediğime göre hiperaktivite, basbayağı bir hastalık. Öyle zırt pırt görülen birşey de değil üstelik. Aslında çocuğun canavar olma hali..Fakat ille de kendimizi önemli hissettireceğiz ya "ay bizim çocuk hiperaktif valla,naapsam doktora mı götürsem ki" Ben bunu diyenlerin çocuğunu doktora götürdüklerini hiç görmedim..
Hülasa, sırf insanlar ilgi göstersinler diye kendimize abuk sabuk hastalık isimleri takıyoruz..
Eski insanlar ne kadar rahattılar oysa..Çocuk yaramazlık yaptı mı poposuna iki şaplak atarlar, başları ağırırsa biraz kesmeşeker alır veya aspirin sallar, burnu aktı mıydı annesi limonlu ıhlamur kaynatır, içerdi mis gibi..
Askerliğimi Diyarbakır'da, şu an Genelkurmay Başkanı olan paşamızın korumalığını yapan bir karakolda yaptım. Paşa, askeri hastanenin fakir halka bedava sağlık hizmeti vermesini (haftada bir gün) ve yine bedava ilaç dağıtmasını emretti..Mekan bizim karakol, karakolda olayın organizasyon sorumlusu bendeniz. 7 ay boyunca yaklaşık 5 bin kişiye hizmet verdik. O hizmet sırasında yarısı Türkçe bilmeyen ve gerçekten ve maalesef fakir olan vatandaşlarımız "neyin var" sorusuna hep şu cevabı verirlerdi: "başım ağriy, belim ağriy, her tarafım ağriy"..Niye hep aynı şeyi söylerlerdi? Çünkü bir öncekinin bunu söyleyip muayene olduğunu öğrendiği için, devlet kapısından dönmesin diye, ezberlerdi bu şifreyi ve zaten kıt bir Türkçesi olduğu için (yarısının hemen hiç yoktu, tercümanla anlaşıyorduk) derdini bu cümleyle ifade ederdi..
Onun "başım ağriy"'si neyse sizin migreniniz de kan şekeriniz de aynı, hiç kasmayın boşuna:)
öpmişumdur
bir milyar altıyüzelli milyon dolarla yapılabilecekler silsilesi..
evsahbimiz gogıl, geçende allahın dandik yuutub denen sitesine buna benzer bir rakam verince bende de şafak attı.. arkadaş, siteyi açalı dokuz ay olmuş, ve bizim de ufak ufak suyumuz ısınıyor olmalı.. tabi ki o rakamı hayatta kabul etmem, beş milyar dolardan bir sent bile aşağı olmaz ama, yani nası desem, para böyle milyar dolar mertebesine ulaşınca, biri de beşi de aynı kapıya çıkacağından, postu fiziki gerçeklik üzerine oturtayım istedim..
öncelikle gogıl böyle bi para attığı vakit önümüze, hepsinin üstüne görmemiş gibi atlamıyoruz, veriyoruz parayı nobelli bir matematikçi tutuyoruz, kontribütörlerin bugüne kadar olan katkılarını satırı satırına hesaplıyor, ve her kişi için 1.650.000.000 $ / x oranını belirliyor.. e tabi ki postların büyük çoğunluğu benim olduğu için aslan payı civarı bişi indiragandi oluyor -kafamdaki meblağ 300 milyon $ civarı, üstü sizin olsun, size bişey olmasın- ve direk aşağıdaki mekana kütüğü aldırıyoruz:
öncelikle gogıl böyle bi para attığı vakit önümüze, hepsinin üstüne görmemiş gibi atlamıyoruz, veriyoruz parayı nobelli bir matematikçi tutuyoruz, kontribütörlerin bugüne kadar olan katkılarını satırı satırına hesaplıyor, ve her kişi için 1.650.000.000 $ / x oranını belirliyor.. e tabi ki postların büyük çoğunluğu benim olduğu için aslan payı civarı bişi indiragandi oluyor -kafamdaki meblağ 300 milyon $ civarı, üstü sizin olsun, size bişey olmasın- ve direk aşağıdaki mekana kütüğü aldırıyoruz:

görmekte olduğunuz bu yeryüzü cennetine 70 milyon doları bastıktan kelli, kalan paranın bir kısmıyla ukraynada bir belde ile güzel bağlantılar kuruyor ve ayda bir adamıza charter seferi koyduruyoruz.. airbus a 330 modeli uçaklarla o beldenin insanları bu beldeyi görmek, dinlenmek, eğlenmek maksadıyla geliyorlar, bu sırada halihazırda adada bir ayını doldurmuş olanları geri dönüyor.. o namussuz uçak her halükarda 300 beden taşıyabiliyor, oyy oyy oyyy sayın seyirciler:)
kendi yağıyla kavrulmak isteyen tahinpekmezciler için adres verelim:
şimdilik bukadarla bırakalım, gerisini coştukça komente yazalım, ayrıca katkısı olan boş durmasın diyor yerli lostta birlikte kaybolalım istiyorum:)
freko, grip mikrobu yüzünden ne dediğini bilmeyen kimse..
17 Ekim 2006
once upon a time in the west..
altıyüzüncü official post yine dükkan sahibine nasipmiş, ne diyelim, bize bişi olmasın diyor bu güzide anı gene muhteşem bir dire straits şarkısı ile taçlandıralım istiyorum, ya settar..özellikle 13 dakikalık alchemy live versiyonuyla gönüllerde taht kurmuş bu eser, aslında bir noktaya kadar gözlerimizde çalıların uçuştuğu gün batımı sahneleri akıtıyorsa da, şahsım adına mark knopfler'ın bizim adımıza hayatla yaptığı ve her zaman kaybedilen düellonun gitara strata dökülmüş halidir.. bunca strat hastalığımız gün gelecek bize isim benzerliğinden sırat köprüsünde kolay bir geçiş için torpil olacakmıdır, an itibariyle soru işaretidir..
ve fakat sırat öncesi ya da sonrası, oraları çok iyi çalışmadım bilmiyorum, elbet ya kabirde ya da gayya kuyularında bazı vicdani problemlerin kaynar katran çıktılarıyla hemhal olacağımız bir muhakkak.. kaldı ki, etten kemikten dakikaları kaldırıp kaldırıp çöpe attığımız bu non fermente yaşam formumuzda dahi, üzerimize damlamasa da içimizden akıp ciğerimizden buharlaşabilmek için gedikler aramakta, bulamayıp kana karışarak en nihayetinde yüreği sıkıştırmakta, oradan aldığı ivme ile de beyini talan edip yıllardır her geceyi uykusuz kılmaktadır bu katranımsı vicdan.. hataların bir bileşkesi bir hayat, ve anlamamakta gayretkeş bir ruh, anima, aura, adını sen koy..
en kahraman gözükenin de en alçak satıcıdan farkı kalmadığı anlar olmuştur hayatında, belki hiç hatırlamak istemediği, ancak uyuduğunda karabasan formunda gelip yanına kıvrılan, sabah ezanına kadar ve bazen ondan da öte, dürtüp duran, uyutmayan anlar; ve hayat bunlarla yüzleşmeyi en gerektiren yaşam formudur.. belki de flatliners filmi ambiansıymışcasına, birşekilde gün gelir yaptıklarının ya bedelini ödersin, ya da helalleşirsin; başka yöntemi yoktur gözü kapalı huzur içinde ölebilmenin.. sen yaşamaktan vazgeçsen bile geçmişin hayaletleri seni kovalamaktan vazgeçmez, ya bu kapının ardında, ya bir otobüs durağında, en olmadık yerde gelir seni bulurlar.. önemli olan, hayalet(ler)in seni bulduğu vakit, vaktin çok geç olmamış olması, ve yeni bir hataya düşmemen için yeterince büyümüş, öğrenmiş, örselenmiş olmandır..
tecrübeler acıdır, tecrübeler acıtır, ama büyümenin bir başka yolu henüz keşfedilmemiştir.. yeterince acımışsa canın, bir daha acımaması için içgüdüsel olarak doğru olanı yaparsın, hayalet buhar olur gider, sen bir katran kazanının daha kapağını örttüğün için rahatlarsın, bir sonraki kazan kafandan aşağı dökülesiye hayat normal akışına girer..
fakat henüz yeterince acımamış canlar, can acıtmanın ne kötü olduğunu bilmediklerinden, yakmaya devam eder; belki istemeden, ve fakat olası katran kazanlarının ateşine yeni odunlar atarak, ateşi harlandırarak kendi karanlık gecelerini daha karartır, uykusuz sabahlara yenilerini rezerve ederler.. elbet onlar da öğrenecektir gün gelip, kurtulacaklardır bu illetten, bir gün, evet..
oh yeah, once upon a time in the west
oh yeah, once upon a time in the west
oh yeah, once upon a time in the west
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)