06 Mayıs 2015
it's alright we know where you've been..
tekrar merhaba sevgili blogspot..
yıllardan sonra, hosting işlerinden sıtkım sıyrılınca, tekrardan geldim sana, yüz sürmeye kodlarına..
arada neler neler oldu anlatsam şaşarsın, o yüzden boşver, yeri geldikçe "o diil de" deyip deyip araya girer anlatırım olanları.. özet olarak bir kere öldüm, sonra dirildim, önceki gün de sanal evladımı sanal kara topraklara verdim, gerisin geri buralara geldim.
işte böyle blogspot, yıllardan sonra, yine birlikteyiz..
hadi bakalım, ya settar!
yıllardan sonra, hosting işlerinden sıtkım sıyrılınca, tekrardan geldim sana, yüz sürmeye kodlarına..
arada neler neler oldu anlatsam şaşarsın, o yüzden boşver, yeri geldikçe "o diil de" deyip deyip araya girer anlatırım olanları.. özet olarak bir kere öldüm, sonra dirildim, önceki gün de sanal evladımı sanal kara topraklara verdim, gerisin geri buralara geldim.
işte böyle blogspot, yıllardan sonra, yine birlikteyiz..
hadi bakalım, ya settar!
28 Ekim 2006
one of these days, i'm going to move the site in another place..
bilenler biliyor, aylardır söz veriyoruz, ha şimdi ha yarın valla bitti derken o kutlu gün kapıya dayandı!
akşama sabaha kabilinden bir süre içinde, pek saygıdeğer www.bluehost.com dahilinde bize ayrılmış köşemizde paşa paşa oynayacağız, çılgın atacağız, at binecek kılıç kuşanacağız falan.. ve fakat arada bir takım enteresanlıklar oldu, tek tek anlatmaktan yoruldum, buradan bir basın açıklaması yapayım istedim:
bildiğiniz gibi, son üç beş gündür adres satırına www.tahinpekmez.org yazan bünyeler http://searchyouneed.info/search.php?q=nerde&ref= gibi bir yere yönlenmektelerdi (sıklıkla ben dahil).. bunun sebebi, varolan datayı düzgün bir şekilde yeni yerimize export edebilmek gayesiyle siteyi iki saatliğine kapattığımızın akabinde, bir de baktık ki frackman.blogspot.com adlı yer biri ya da böyle işler için yazılmış bir program tarafından register edilip bu salak arama sitesine yönlendirilmiş idi.. saygıdeğer coderimiz merlin hemen frackmanr.blogspot.com adresini alıp tüm veriyi buraya yönlendirdi, ve dahi geçici olarak ana sitenin adresini de buraya akıttı.. bayram seyran demeden turkticaret.net'in kapısını aşındırdık, yeni yönlendirme hadisesini de devreye soktuk, bilen bilir anca bugün iş bitti..
halihazırda tepede frackmanr.blogspot.com adresini görmekteyseniz de, bu artık süper geçici bir durum, dediğim gibi, akşama sabaha dilediğinizi arayıp bulabileceğiniz, yazmak için başka bir browser ekranına ihtiyaç duymayacağınız, inceden profil şekillendirip diğer üyelere "öyle değil o baboli, vıdı vıdı" şeklinde mesaclar atabileceğiniz (hamburger teklifi ikinci bir emre kadar ayıptır:)) bir mekanımız olacak..
merlin kişisine şimdiden huzurlarınızda verdiği sözü layıkıyla tuttuğu için teşekkür ederim.. şekilde şemalde ilk başlarda primitiflik olabilir, lakin aramızda nice eli maus tutan vatandaş mevcut, "abi şurası şöyle olsa böyle olsa" diyenlerin teklifleri anında işleme tabi tutulacak ve site günden güne daha prezentabl hale gelecektir, frekonun sözü bu!
daha kral bir ortamda, birlikte coşabilmek ümidiyle,
frackman revolutions, tükürdüğünü yalamayan adam..
20 Ekim 2006
vioser hijyenik ürünleri!
yeni bir kadın pedi markası bu, ya da otomatı, ne bileyim işte böyle bişi, malum yer olağan arızası için gerekli ara ürünleri sağlama şeysi bu..
lakin mühim olan, abilerin yaptığı / yaptırdığı site, hatta o da değil, ilk açılışta üst kısımda çıkan flaş animasyon..
mozilla kullanıcılarının ad bloker uygulamasını açmasını ya da çıkan play tuşuna tıklamalarını tavsiye etmesem de, ben bunu dedikten sonra tıklayacaksınız nasılsa.. rep bey biraderimiz gösterdi de oha oldum, sizi de ohannesburger edeyim istedim..
aha da link: http://www.vioser.com.tr
vallahi bravo, ilk defa bir görselde böylesine delikanlı olunmuş, iyi anlamda:)
50 kommentten aşağı kırarım bu postu, repleri görelim:)
lakin mühim olan, abilerin yaptığı / yaptırdığı site, hatta o da değil, ilk açılışta üst kısımda çıkan flaş animasyon..
mozilla kullanıcılarının ad bloker uygulamasını açmasını ya da çıkan play tuşuna tıklamalarını tavsiye etmesem de, ben bunu dedikten sonra tıklayacaksınız nasılsa.. rep bey biraderimiz gösterdi de oha oldum, sizi de ohannesburger edeyim istedim..
aha da link: http://www.vioser.com.tr
vallahi bravo, ilk defa bir görselde böylesine delikanlı olunmuş, iyi anlamda:)
50 kommentten aşağı kırarım bu postu, repleri görelim:)
kan şekeri hiperaktif çocuktum ben gribal enfeksiyon olduğumda
Selam:)
Hav meni taymdır gayet uyuz edici, incik cincik bir iş aldığımdan ve bu işi bitirmek için hemi evde hemi işte sabahladığımdan ve aynı zemanda oruçtu sahurdu karmaşası içinde bulunduğumdan tahinimin pekmezimin yüzünü göremez olduydum. İşi teslim edip cuma ödemelerini büyük ölçüde yapınca hafiften bir gevşeyip siteye girdim. Öncelikle insani bir borç olarak google reklamlarına dıhladım her zamanki gibi..Yalnız bir acaiplik var ki bende midir ortamda mıdır bilmiyorum, en tepedeki reklamlardan (Ramazan'ın da etkisiyle) "islami chat" yazana tıkladım vefakat açılan linklerden İzmir'den arkadaş bulma sitesine kaydım ki içerisinde boncuk gibi hatunlar vardı..Sonra oruç olduğum hatırıma geldi, siteyi sık kullanılanlara ekleyip bayram sonrası İzmir kızlarına musallat olmak üzere kapattım pencereyi..
Yazının başlığı dikkatinizi çekmiştir veya merak uyandırmıştır..Yani inşallah öyle olmuştur. Niye durduk yerde böyle bir başlık attım, aşağıya buyrunuz.
Milletçe bazı şeyleri moda yapma , hatta deyim yerindeyse patlatma huyumuz var..Video dönemlerini bilenler bilir, herkes kaset manyağı olmuş, her semtte iki üç videocu açılmıştı...Zaman zaman bir marka, zaman zaman bir kelime vs..Hülya Avşar bir başlık giyer, ertesi gün İstiklâl'de vitrinlerde "Hülya Avşar başlığı geldi" yazar falan..Toplumsal alışkanlıktır, sana nedir deyip geçebiliriz buraya kadar ama işin bir garip boyutu da var.Biz hastalıkları da moda yapıyoruz yahu..
Bir arkadaşına soruyorsun misal "bugün biraz yorgun görünüyorsun hayırdır" diye..cevap: "ay kan şekerim düştü biraz, ondandır".. Allah Allah.. Benim bildiğim şeker tahlili, sabah aç karnına yapılır, ya o el kadar cihazlarla ya da laboratuarlarda..Ama biz aşmış milletiz ya, şöyle içimizi dinleyip "hımm, kan şekerim düştü" diyebiliyoruz..Yeni çıktı bu türkü..Eskiden insanlara sordun mu ya "başım ağrıyor" ya da "üşüttüm galiba" derdi..Peki şimdi? Olur mu canım, ya "migreniniz" vardır ya da "gribal enfeksiyon"..Nezle deyip sosyeteye rezil mi olalım? İkisi aynı şey değil mi? Ben emin değilim valla.Eğer doktor değilseniz sizin için farketmez nasılsa, ikisinde de sümüğünüz akıyor sonuçta. Ha ille de ayrım yapmak gerekirse biri nezle biri gripti eskiden. Şimdi öyle değil ama..Gribal enfeksiyon.. Ne kadar gavurca olursa hastalık o kadar önemli, siz de o kadar ilgiye muhtaç mı oluyorsunuz, anlamıyorum ki..
Eskiden bizim çocuk çok yaramazdı..Peki şimdi? Hahaayt.."ay bizim çocuk aslında yaramaz değil, hiperaktif şekerim"..Çocuğu misafirlikte biraz koşturup gürültü yapan her anne babanın ağzından bunu duymaya başladık. Niye? Benim bir doktordan dinlediğime göre hiperaktivite, basbayağı bir hastalık. Öyle zırt pırt görülen birşey de değil üstelik. Aslında çocuğun canavar olma hali..Fakat ille de kendimizi önemli hissettireceğiz ya "ay bizim çocuk hiperaktif valla,naapsam doktora mı götürsem ki" Ben bunu diyenlerin çocuğunu doktora götürdüklerini hiç görmedim..
Hülasa, sırf insanlar ilgi göstersinler diye kendimize abuk sabuk hastalık isimleri takıyoruz..
Eski insanlar ne kadar rahattılar oysa..Çocuk yaramazlık yaptı mı poposuna iki şaplak atarlar, başları ağırırsa biraz kesmeşeker alır veya aspirin sallar, burnu aktı mıydı annesi limonlu ıhlamur kaynatır, içerdi mis gibi..
Askerliğimi Diyarbakır'da, şu an Genelkurmay Başkanı olan paşamızın korumalığını yapan bir karakolda yaptım. Paşa, askeri hastanenin fakir halka bedava sağlık hizmeti vermesini (haftada bir gün) ve yine bedava ilaç dağıtmasını emretti..Mekan bizim karakol, karakolda olayın organizasyon sorumlusu bendeniz. 7 ay boyunca yaklaşık 5 bin kişiye hizmet verdik. O hizmet sırasında yarısı Türkçe bilmeyen ve gerçekten ve maalesef fakir olan vatandaşlarımız "neyin var" sorusuna hep şu cevabı verirlerdi: "başım ağriy, belim ağriy, her tarafım ağriy"..Niye hep aynı şeyi söylerlerdi? Çünkü bir öncekinin bunu söyleyip muayene olduğunu öğrendiği için, devlet kapısından dönmesin diye, ezberlerdi bu şifreyi ve zaten kıt bir Türkçesi olduğu için (yarısının hemen hiç yoktu, tercümanla anlaşıyorduk) derdini bu cümleyle ifade ederdi..
Onun "başım ağriy"'si neyse sizin migreniniz de kan şekeriniz de aynı, hiç kasmayın boşuna:)
öpmişumdur
Hav meni taymdır gayet uyuz edici, incik cincik bir iş aldığımdan ve bu işi bitirmek için hemi evde hemi işte sabahladığımdan ve aynı zemanda oruçtu sahurdu karmaşası içinde bulunduğumdan tahinimin pekmezimin yüzünü göremez olduydum. İşi teslim edip cuma ödemelerini büyük ölçüde yapınca hafiften bir gevşeyip siteye girdim. Öncelikle insani bir borç olarak google reklamlarına dıhladım her zamanki gibi..Yalnız bir acaiplik var ki bende midir ortamda mıdır bilmiyorum, en tepedeki reklamlardan (Ramazan'ın da etkisiyle) "islami chat" yazana tıkladım vefakat açılan linklerden İzmir'den arkadaş bulma sitesine kaydım ki içerisinde boncuk gibi hatunlar vardı..Sonra oruç olduğum hatırıma geldi, siteyi sık kullanılanlara ekleyip bayram sonrası İzmir kızlarına musallat olmak üzere kapattım pencereyi..
Yazının başlığı dikkatinizi çekmiştir veya merak uyandırmıştır..Yani inşallah öyle olmuştur. Niye durduk yerde böyle bir başlık attım, aşağıya buyrunuz.
Milletçe bazı şeyleri moda yapma , hatta deyim yerindeyse patlatma huyumuz var..Video dönemlerini bilenler bilir, herkes kaset manyağı olmuş, her semtte iki üç videocu açılmıştı...Zaman zaman bir marka, zaman zaman bir kelime vs..Hülya Avşar bir başlık giyer, ertesi gün İstiklâl'de vitrinlerde "Hülya Avşar başlığı geldi" yazar falan..Toplumsal alışkanlıktır, sana nedir deyip geçebiliriz buraya kadar ama işin bir garip boyutu da var.Biz hastalıkları da moda yapıyoruz yahu..
Bir arkadaşına soruyorsun misal "bugün biraz yorgun görünüyorsun hayırdır" diye..cevap: "ay kan şekerim düştü biraz, ondandır".. Allah Allah.. Benim bildiğim şeker tahlili, sabah aç karnına yapılır, ya o el kadar cihazlarla ya da laboratuarlarda..Ama biz aşmış milletiz ya, şöyle içimizi dinleyip "hımm, kan şekerim düştü" diyebiliyoruz..Yeni çıktı bu türkü..Eskiden insanlara sordun mu ya "başım ağrıyor" ya da "üşüttüm galiba" derdi..Peki şimdi? Olur mu canım, ya "migreniniz" vardır ya da "gribal enfeksiyon"..Nezle deyip sosyeteye rezil mi olalım? İkisi aynı şey değil mi? Ben emin değilim valla.Eğer doktor değilseniz sizin için farketmez nasılsa, ikisinde de sümüğünüz akıyor sonuçta. Ha ille de ayrım yapmak gerekirse biri nezle biri gripti eskiden. Şimdi öyle değil ama..Gribal enfeksiyon.. Ne kadar gavurca olursa hastalık o kadar önemli, siz de o kadar ilgiye muhtaç mı oluyorsunuz, anlamıyorum ki..
Eskiden bizim çocuk çok yaramazdı..Peki şimdi? Hahaayt.."ay bizim çocuk aslında yaramaz değil, hiperaktif şekerim"..Çocuğu misafirlikte biraz koşturup gürültü yapan her anne babanın ağzından bunu duymaya başladık. Niye? Benim bir doktordan dinlediğime göre hiperaktivite, basbayağı bir hastalık. Öyle zırt pırt görülen birşey de değil üstelik. Aslında çocuğun canavar olma hali..Fakat ille de kendimizi önemli hissettireceğiz ya "ay bizim çocuk hiperaktif valla,naapsam doktora mı götürsem ki" Ben bunu diyenlerin çocuğunu doktora götürdüklerini hiç görmedim..
Hülasa, sırf insanlar ilgi göstersinler diye kendimize abuk sabuk hastalık isimleri takıyoruz..
Eski insanlar ne kadar rahattılar oysa..Çocuk yaramazlık yaptı mı poposuna iki şaplak atarlar, başları ağırırsa biraz kesmeşeker alır veya aspirin sallar, burnu aktı mıydı annesi limonlu ıhlamur kaynatır, içerdi mis gibi..
Askerliğimi Diyarbakır'da, şu an Genelkurmay Başkanı olan paşamızın korumalığını yapan bir karakolda yaptım. Paşa, askeri hastanenin fakir halka bedava sağlık hizmeti vermesini (haftada bir gün) ve yine bedava ilaç dağıtmasını emretti..Mekan bizim karakol, karakolda olayın organizasyon sorumlusu bendeniz. 7 ay boyunca yaklaşık 5 bin kişiye hizmet verdik. O hizmet sırasında yarısı Türkçe bilmeyen ve gerçekten ve maalesef fakir olan vatandaşlarımız "neyin var" sorusuna hep şu cevabı verirlerdi: "başım ağriy, belim ağriy, her tarafım ağriy"..Niye hep aynı şeyi söylerlerdi? Çünkü bir öncekinin bunu söyleyip muayene olduğunu öğrendiği için, devlet kapısından dönmesin diye, ezberlerdi bu şifreyi ve zaten kıt bir Türkçesi olduğu için (yarısının hemen hiç yoktu, tercümanla anlaşıyorduk) derdini bu cümleyle ifade ederdi..
Onun "başım ağriy"'si neyse sizin migreniniz de kan şekeriniz de aynı, hiç kasmayın boşuna:)
öpmişumdur
bir milyar altıyüzelli milyon dolarla yapılabilecekler silsilesi..
evsahbimiz gogıl, geçende allahın dandik yuutub denen sitesine buna benzer bir rakam verince bende de şafak attı.. arkadaş, siteyi açalı dokuz ay olmuş, ve bizim de ufak ufak suyumuz ısınıyor olmalı.. tabi ki o rakamı hayatta kabul etmem, beş milyar dolardan bir sent bile aşağı olmaz ama, yani nası desem, para böyle milyar dolar mertebesine ulaşınca, biri de beşi de aynı kapıya çıkacağından, postu fiziki gerçeklik üzerine oturtayım istedim..
öncelikle gogıl böyle bi para attığı vakit önümüze, hepsinin üstüne görmemiş gibi atlamıyoruz, veriyoruz parayı nobelli bir matematikçi tutuyoruz, kontribütörlerin bugüne kadar olan katkılarını satırı satırına hesaplıyor, ve her kişi için 1.650.000.000 $ / x oranını belirliyor.. e tabi ki postların büyük çoğunluğu benim olduğu için aslan payı civarı bişi indiragandi oluyor -kafamdaki meblağ 300 milyon $ civarı, üstü sizin olsun, size bişey olmasın- ve direk aşağıdaki mekana kütüğü aldırıyoruz:
öncelikle gogıl böyle bi para attığı vakit önümüze, hepsinin üstüne görmemiş gibi atlamıyoruz, veriyoruz parayı nobelli bir matematikçi tutuyoruz, kontribütörlerin bugüne kadar olan katkılarını satırı satırına hesaplıyor, ve her kişi için 1.650.000.000 $ / x oranını belirliyor.. e tabi ki postların büyük çoğunluğu benim olduğu için aslan payı civarı bişi indiragandi oluyor -kafamdaki meblağ 300 milyon $ civarı, üstü sizin olsun, size bişey olmasın- ve direk aşağıdaki mekana kütüğü aldırıyoruz:

görmekte olduğunuz bu yeryüzü cennetine 70 milyon doları bastıktan kelli, kalan paranın bir kısmıyla ukraynada bir belde ile güzel bağlantılar kuruyor ve ayda bir adamıza charter seferi koyduruyoruz.. airbus a 330 modeli uçaklarla o beldenin insanları bu beldeyi görmek, dinlenmek, eğlenmek maksadıyla geliyorlar, bu sırada halihazırda adada bir ayını doldurmuş olanları geri dönüyor.. o namussuz uçak her halükarda 300 beden taşıyabiliyor, oyy oyy oyyy sayın seyirciler:)
kendi yağıyla kavrulmak isteyen tahinpekmezciler için adres verelim:
şimdilik bukadarla bırakalım, gerisini coştukça komente yazalım, ayrıca katkısı olan boş durmasın diyor yerli lostta birlikte kaybolalım istiyorum:)
freko, grip mikrobu yüzünden ne dediğini bilmeyen kimse..
17 Ekim 2006
once upon a time in the west..
altıyüzüncü official post yine dükkan sahibine nasipmiş, ne diyelim, bize bişi olmasın diyor bu güzide anı gene muhteşem bir dire straits şarkısı ile taçlandıralım istiyorum, ya settar..özellikle 13 dakikalık alchemy live versiyonuyla gönüllerde taht kurmuş bu eser, aslında bir noktaya kadar gözlerimizde çalıların uçuştuğu gün batımı sahneleri akıtıyorsa da, şahsım adına mark knopfler'ın bizim adımıza hayatla yaptığı ve her zaman kaybedilen düellonun gitara strata dökülmüş halidir.. bunca strat hastalığımız gün gelecek bize isim benzerliğinden sırat köprüsünde kolay bir geçiş için torpil olacakmıdır, an itibariyle soru işaretidir..
ve fakat sırat öncesi ya da sonrası, oraları çok iyi çalışmadım bilmiyorum, elbet ya kabirde ya da gayya kuyularında bazı vicdani problemlerin kaynar katran çıktılarıyla hemhal olacağımız bir muhakkak.. kaldı ki, etten kemikten dakikaları kaldırıp kaldırıp çöpe attığımız bu non fermente yaşam formumuzda dahi, üzerimize damlamasa da içimizden akıp ciğerimizden buharlaşabilmek için gedikler aramakta, bulamayıp kana karışarak en nihayetinde yüreği sıkıştırmakta, oradan aldığı ivme ile de beyini talan edip yıllardır her geceyi uykusuz kılmaktadır bu katranımsı vicdan.. hataların bir bileşkesi bir hayat, ve anlamamakta gayretkeş bir ruh, anima, aura, adını sen koy..
en kahraman gözükenin de en alçak satıcıdan farkı kalmadığı anlar olmuştur hayatında, belki hiç hatırlamak istemediği, ancak uyuduğunda karabasan formunda gelip yanına kıvrılan, sabah ezanına kadar ve bazen ondan da öte, dürtüp duran, uyutmayan anlar; ve hayat bunlarla yüzleşmeyi en gerektiren yaşam formudur.. belki de flatliners filmi ambiansıymışcasına, birşekilde gün gelir yaptıklarının ya bedelini ödersin, ya da helalleşirsin; başka yöntemi yoktur gözü kapalı huzur içinde ölebilmenin.. sen yaşamaktan vazgeçsen bile geçmişin hayaletleri seni kovalamaktan vazgeçmez, ya bu kapının ardında, ya bir otobüs durağında, en olmadık yerde gelir seni bulurlar.. önemli olan, hayalet(ler)in seni bulduğu vakit, vaktin çok geç olmamış olması, ve yeni bir hataya düşmemen için yeterince büyümüş, öğrenmiş, örselenmiş olmandır..
tecrübeler acıdır, tecrübeler acıtır, ama büyümenin bir başka yolu henüz keşfedilmemiştir.. yeterince acımışsa canın, bir daha acımaması için içgüdüsel olarak doğru olanı yaparsın, hayalet buhar olur gider, sen bir katran kazanının daha kapağını örttüğün için rahatlarsın, bir sonraki kazan kafandan aşağı dökülesiye hayat normal akışına girer..
fakat henüz yeterince acımamış canlar, can acıtmanın ne kötü olduğunu bilmediklerinden, yakmaya devam eder; belki istemeden, ve fakat olası katran kazanlarının ateşine yeni odunlar atarak, ateşi harlandırarak kendi karanlık gecelerini daha karartır, uykusuz sabahlara yenilerini rezerve ederler.. elbet onlar da öğrenecektir gün gelip, kurtulacaklardır bu illetten, bir gün, evet..
oh yeah, once upon a time in the west
oh yeah, once upon a time in the west
oh yeah, once upon a time in the west
14 Ekim 2006
kurtlar vadisi reloaded!
vatan gastesinin duyurduğu habere göre, dizinin "hayatta kalan" oyuncularıyla toplantı yapılmış, birşekil oturtmaya çalışmışlar.. müge anlı'nın saydığı isimler şunlar: Polat Alemdar, Halo, Abidin (cezaevinde), Deve Tuncay (cezaevinde çıldırdı), Memati, Güllü, Erhan, Abdülhey, Ömer Efendi ve Nazife Hanım, Elif’in annesi, kardeşi Eren, Safiye Karahanlı, Hikmet, Nevzat, Nesrin (İsviçre’ye gitti), Canan (avukatlığı bırakıp yurtdışına gitti)..
sayın anlı'yı kınıyoruz.. orada bir yerlerde koskoca Şahin Ağa yatıyor mapus damında.. tek başına konsey olur, vadi olur, eser gürler ululardan bir uludur..
kurtlar vadisi ırak garabetini temizlemek için bulunmaz bir fırsat yakalayan yapımcı firmaya, "pana film, şahin ağa'yı unutma, yoksa biz seni zaten unuttuk" diyor saygılarımı sunuyorum..
saygıdan sonra, bir şahin ağa aforizması apartayım, arif olan anlasın:
"reple gelen rüzgarla gider!"
freko, bir bilen..
13 Ekim 2006
tahinpekmez eliyle, şehremanetine açık mektup..
bu mektup açık mı olsun kapalı mı olsun, yoksa ucunu yakayım da mı yollayayım, karar veremedim.. lakin daha önce çok çok sayın bir okadar da ulu Vali hazretlerine açığından yazmıştım, sağolsun alakadar oldu, işimizi çözdü, beş duyunun hepsinin maksimum haz aldığı bir konseri sayesinde izledik.. belki bu da işe yarar..
evet, bir seçmenim, vergimi ödüyorum, her allahın günü daha çok vergi kaynağı yaratabilmek için de işime gücüme gidiyorum.. lakin son birkaç yıldır bu işe gidip gelmeler bir ızdırap haline dönüştü.. sebebi, oyumuzu esirgemediğimiz siz ve pek sayın kadrolarınızın bir üç beş derken an itibariyle yüzlerce, binlerce noktada inşaatlar, yollar, tüneller, üstgeçitler, şunlar bunlar yapıyor olmanızdır..
istanbul büyük şehir, ve her geçen gün daha da büyüyor, ne yol yetiyor ne altyapı, ve bunların yenilenmesi, geliştirilmesi gerekiyor, tamam.. anlamadığım konu, 36 senedir türlü belediyelerin icraatlarına yaptığım şehadetler arasında, böylesi bir coşkun harekat olmayışıdır.. bukadar çok işi bir arada götürebilmek tahminimce muazzam bir kaynak gerektirmektedir.. iş gücünü şunu bunu saymıyorum bile..
bu mektubun sonunu nasıl getireceğim bilmiyorum, çünkü söylemek istediğim okadar çok şey var ki, bir konu bütünlüğü yakalayabilecekmiyim, orası meçhul.. ben gene de, hafif hafif sıralayayım sorularımı:
bukadar çok inşaatı aynı zamanda yapmak nerden aklınıza geldi? aksakallı bir dede rüyanıza girip, "oğulll bu şehre haybeye 'taşı toprağı altın' denmemiş, kaz bakalım ne bulacaksın"mı dedi, yoksa bilmediğimiz başka bir duyum sonucu mu böylesine hummalı bir çalışma içindesiniz, nedir.. yok, eğer kazdığınız yerden altın / hazine falan çıkmıyorsa, bunca inşaat için gereken kaynağı nerden buldunuz, nasıl finanse ediyorsunuz, daha da açık tabiriyle, dayınız kimdir? hadi diyelim parayı başkent verdi, "imar ya şehremini" dedi, siz de orayı granit yapayım, yok olmadı bakalit yapayım, bu da yetmedi beton dökeyim zihniyetiyle üzerimize çöktünüz; peki olası bir ekonomik krizde zaten gayet oynak -volatil- olan kurların bir gece içinde üçe katlanabildiği bir ülkede, böyle pilav gibi yayılma politikasına nasıl cesaret ettiniz? de ki dolar yarın sabah 3 lira, o işleri nasıl devam ettireceksiniz?
bunca işi bir arada verdiniz, ve bunların ekseriyeti müteahhit / taşeron firmalar tarafından yapılmakta.. tüm bu inşaatların hepsini kanunların emrettiği ölçüde denetlemede yetkin ve etkin kadrolarınız varmıdır, vardı da bunca senedir nerelerdeydi bu adamlar, yeni mi işe aldınız, mühendislik fakülteleri belediyeye kontrolör mü yetiştirmektedir, bizim dayıoğlu işsiz, inşaat mühendisi, açıkta kadro varsa sokarmısınız.. eğer mevcudunuz yetersizse, müteahhit firmaları çayıra saldınız da -evet kesinlikle- mevlam mı kayırıyor vergi mükellefinin paralarının çarçuriyet katsayısını?
zibilyon tane firma adı okuyorum yollarda, hede inşaat, hödö inşaat, şu bu.. ve tüm inşaatlarda aynı laf: "verdiğimiz geçici -bana sorsan çoktan kalıcı oldu- rahatsızlık için özür dileriz, hede inşaat ve istanbul belediye başkanı".. tüm bu firmalara ortakmısınız, yoksa danışmanmısınız, niye isminiz birlikte geçiyor? ayrıca sizin, ailenizin, belediyedeki kadrolarınızın, partiden dostlarınızın bu taşeron firmalarla herhangi bir bağı olmadığını, olsa olsa isim benzerliği olabileceğini kanıtlarıyla birlikte yayınlayabilirmisiniz? benim aklıma bişey gelmedi ama, millet söylüyor, ben de kıllanıyorum ister istemez..
şahsım adına en can alıcı konuya geliyorum: sayın başkanım, aynı yol / sokak falan, üç ay beş ay bilemedin bir yıl içinde, neden bir kez kazılıp kablolar yeraltına alınır /asfaltlanır, sonra asfalt beğenilmez kaldırımlarla birlikte tekrar sökülür ve bir daha yapılır, ardından da komple yol sanki havaya uçurulmuşcasına delik deşik edilir de kanalizasyon künkleri değiştirilir? bahsettiğim yer afrikanın balta girmemiş ormanlarında değil istanbul güneşlidedir.. bu örneği minimum 100 başka örnekle geliştirebilir, tüm "ya orda öyle bi hata oldu ama hallettik eheh" çabalarınızı boşa çıkarabilirim.. acaba, başımıza geldiğiniz günden beri, yapılan her bir kazı, tamirat, bilmemne, hertürlü çalışmanın tarihi, sebebi, kazılma ve kapanma tarihleri, sonradan neden açıldığı, hatanın kimde olduğu, nasıl tazmin edildiği, hata planlamanızdaysa müsebbiblerine nasıl ceza verdiğinizi, tüm detayıyla yayınlayabilirmisiniz?
özel sektör çalışanı olduğum için, şirketin bir liralık kaynağını haybeye kullandığım tespit edilirse bu önce maaşımdan kesilir, tekrarında iş akdim feshedilir, hem de tazminatsız.. üç yıldır her allahın günü çektiğimiz çilelerin tazminatını hangi merciden alabilirim? tüm bu sorulara verecek olduğunuz yanıtları tazminata sayacağımı, eğer alamazsam bir sonraki seçimde oyunu size vermeyecek milyonlardan biri olacağımı bu vesileyle beyan ederim.
en derin saygılarımla,
frackman revolutions
12 Ekim 2006
pamuk orhan - lokman hekim gelse yaram azdırır..
bir nobel barış ödülü daha, acısıyla, tatlısıyla bağlandı ve bitti sayın seyirciler.. bu sene ipi göğüsleyen kişinin adı renkli türkçe, ve hatta benimle aynı coğrafyada yaşıyor, aynı oksijeni yakıyor, sıçtığımız aynı marmaraya gidiyor, ve hatta aynı nüfus kağıdına, pasaporta sahibiz (onunkisi yeşil olabilir, ve hatta artık ödülü var kırmızı bile verebilirler, no problem)..
bu bir garip freko kardeşiniz, kimi postlardan da bileceğiniz üzere, uzun yıllar memleketi yabancıya tanıtarak ekmeğini kazanmış bir kimsedir.. yapılan muhteşem dış tanıtımlar sonucunda, memlekete gelen eksiksiz her yabancının "develer nerde, senin kaç karın var, çöl ne taraf" gibi sorularına maksimumu bir hafta süren cevap sekansları sonrası memleketine bu ülkeye tekrar dönmek üzere gitmesini sağlamış bir yurdum gönüllüsüdür.. göze çarpan her boku bir kisveye büründürüp allamış pullamış, ve fakat yıllar geçip büyüdükçe, ve kendi gerçeğini kabul ettikçe, kafileyi fatih'in enteresan yerlerinden de geçirtmiş, konya'nın çingene mahallesinde bildiğin toprak damlarda oturanları da tanıtmış, ve fakat tüm bunları memleketin gerçekleriyle açıklayarak ecnebinin bakış açısını dardan geniş açıya almayı başarmıştır.. buradan "hadi lan herifleri kandırıp kandırıp sattın halıları, karıyla kızla gezdin allahsız" adam diyenleri duyar gibiyim, lakin tek bir allah kulunu kandırmışlığım, tek bir ecnebi huriyi sarhoş edip yatağa atmışlığım yoktur, kalıbımla temin ederim..
şimdi tüm bunlar, binlerce, onbinlerce, yüzbinlerce (milyon karıştırmiyim, emin değilim) vatan evladından birinin yaptıkları.. ve bu kişi(ler) hiç üzerlerine vazife edilmediği halde bu işleri yapar, sonra bir sebeple ecnebi memlekete gideceği vakit vize kuyruklarında can çekişir(ler)..
öte yandan, pamuktan müteşekkil orhan kardeşimiz, üç beş kitap yazar, karizma yapar "kitaplarımı dolmakalemle yazıyorum" diye, şahane bir hayatı vardır şişlide nişantaşında bir apartımanda büyür, ki o vakitler bunlar yok ise halin haraptır, şimdilerde yalıdan boğaza bakar artık ne içer ne içmez bilemem okadar tanışıklığımız yok, sonra benimle aynı memleketin suyundan içmiş aynı kaldırıma -ara sıra- basmış bu adam, kalkar gider yabancı ellerde, "türkiye'de şu kadar x bukadar y cinsinden insan öldürüldü" der, nobele aday gösterilir, bir tur pas geçilir, ertesi sene, tam da fransa meclisinin ermeni soykırımı yok diyeni içeri atmayı kabul ettiği gün, bunu perçinlermişcesine ödülü veriverirler kucağına..
nobel ödülünün ne olduğunu belki bilmeyen vardır, bir kısa geçelim: alfred nobel diye bir eleman, trinitrogliserini bir şekilde kuma emdirmeyi başarıyor, bundan dinamit üretiyor, bu sayede zibilyon tane insan ölüyor, fakat alfred abi çılgın bir servet yapıyor.. bu servet zamanla her zenginde olduğu gibi alfred abide de vicdan yapıyor ve neticede abi nobel vakfını kurup varı yoğu buraya bağışlıyor, paralar ilimde fende edebiyatta barışta güzellik yapan insanlara dağıtılsın diye.. toprağı bol olsun, ahmet kaya güzel bir şarkısı içinde aynen şöyle derdi: "bu ne yaman çelişki anne.."
şimdi iki durum var.. pamuk orhan, eğer benimle aynı öze gerçekten sahipse, diyecek ki bir gaflet anımda dedim onu, ve fakat istemiyorum, kanla gelen ve kan için verdiğiniz ödülü götünüze sokun.. ya da gidecek alacak ödülü, böylece bura kimliğine fasaryadan sahip olduğunu ispatlayacak, sonra ne yüzle, ne hakla vatana geri dönecek, yalısında boza içecek, kestane kaynatacak, mısır patlatacak..
mehmet aurelio da tc vatandaşı, ve fakat oldu olalı 4 milli maça çıktı, henüz gol yemedik..
elin brezilya dönmesi şoparı senden daha çok işine yarıyor memleketin orhanım, sen nerenin dönmesisin ki bu kadar içimizdenken böylesine habissin?
senin kitap diye yazdığını ben domatese kesekağıdı yapmam diyor saygılarımı sunuyorum..
bu bir garip freko kardeşiniz, kimi postlardan da bileceğiniz üzere, uzun yıllar memleketi yabancıya tanıtarak ekmeğini kazanmış bir kimsedir.. yapılan muhteşem dış tanıtımlar sonucunda, memlekete gelen eksiksiz her yabancının "develer nerde, senin kaç karın var, çöl ne taraf" gibi sorularına maksimumu bir hafta süren cevap sekansları sonrası memleketine bu ülkeye tekrar dönmek üzere gitmesini sağlamış bir yurdum gönüllüsüdür.. göze çarpan her boku bir kisveye büründürüp allamış pullamış, ve fakat yıllar geçip büyüdükçe, ve kendi gerçeğini kabul ettikçe, kafileyi fatih'in enteresan yerlerinden de geçirtmiş, konya'nın çingene mahallesinde bildiğin toprak damlarda oturanları da tanıtmış, ve fakat tüm bunları memleketin gerçekleriyle açıklayarak ecnebinin bakış açısını dardan geniş açıya almayı başarmıştır.. buradan "hadi lan herifleri kandırıp kandırıp sattın halıları, karıyla kızla gezdin allahsız" adam diyenleri duyar gibiyim, lakin tek bir allah kulunu kandırmışlığım, tek bir ecnebi huriyi sarhoş edip yatağa atmışlığım yoktur, kalıbımla temin ederim..
şimdi tüm bunlar, binlerce, onbinlerce, yüzbinlerce (milyon karıştırmiyim, emin değilim) vatan evladından birinin yaptıkları.. ve bu kişi(ler) hiç üzerlerine vazife edilmediği halde bu işleri yapar, sonra bir sebeple ecnebi memlekete gideceği vakit vize kuyruklarında can çekişir(ler)..
öte yandan, pamuktan müteşekkil orhan kardeşimiz, üç beş kitap yazar, karizma yapar "kitaplarımı dolmakalemle yazıyorum" diye, şahane bir hayatı vardır şişlide nişantaşında bir apartımanda büyür, ki o vakitler bunlar yok ise halin haraptır, şimdilerde yalıdan boğaza bakar artık ne içer ne içmez bilemem okadar tanışıklığımız yok, sonra benimle aynı memleketin suyundan içmiş aynı kaldırıma -ara sıra- basmış bu adam, kalkar gider yabancı ellerde, "türkiye'de şu kadar x bukadar y cinsinden insan öldürüldü" der, nobele aday gösterilir, bir tur pas geçilir, ertesi sene, tam da fransa meclisinin ermeni soykırımı yok diyeni içeri atmayı kabul ettiği gün, bunu perçinlermişcesine ödülü veriverirler kucağına..
nobel ödülünün ne olduğunu belki bilmeyen vardır, bir kısa geçelim: alfred nobel diye bir eleman, trinitrogliserini bir şekilde kuma emdirmeyi başarıyor, bundan dinamit üretiyor, bu sayede zibilyon tane insan ölüyor, fakat alfred abi çılgın bir servet yapıyor.. bu servet zamanla her zenginde olduğu gibi alfred abide de vicdan yapıyor ve neticede abi nobel vakfını kurup varı yoğu buraya bağışlıyor, paralar ilimde fende edebiyatta barışta güzellik yapan insanlara dağıtılsın diye.. toprağı bol olsun, ahmet kaya güzel bir şarkısı içinde aynen şöyle derdi: "bu ne yaman çelişki anne.."
şimdi iki durum var.. pamuk orhan, eğer benimle aynı öze gerçekten sahipse, diyecek ki bir gaflet anımda dedim onu, ve fakat istemiyorum, kanla gelen ve kan için verdiğiniz ödülü götünüze sokun.. ya da gidecek alacak ödülü, böylece bura kimliğine fasaryadan sahip olduğunu ispatlayacak, sonra ne yüzle, ne hakla vatana geri dönecek, yalısında boza içecek, kestane kaynatacak, mısır patlatacak..
mehmet aurelio da tc vatandaşı, ve fakat oldu olalı 4 milli maça çıktı, henüz gol yemedik..
elin brezilya dönmesi şoparı senden daha çok işine yarıyor memleketin orhanım, sen nerenin dönmesisin ki bu kadar içimizdenken böylesine habissin?
senin kitap diye yazdığını ben domatese kesekağıdı yapmam diyor saygılarımı sunuyorum..
Fransa - Ermeni Soykırımı Yasası - Boykot
Bugün kabul edilmiş yasa ikiyüzlü Fransa'nın gerçek yüzünü göstermiş yasadır.
Şimdi merak ediyorum Türkiye olarak ne tip tepkilerde bulunacağız. Tanzimattan bu yana Fransa herşeyiyle bu topraklara gözünü dikmiş ve öncelikle Osmanlı'yı içerden çökertme işini başardıktan sonra Türkiye'de yoğun bir Fransız lobisi oluşturmuştur.
Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı talanlarından önce eğitime gözünü dikerek zilyon tane Fransız okulu açılmıştır. Ağaç yaşken eğilir mantığıyla. Bu konuda yalnız da değildir ama Türkiye'de en fazla Fransız okulu bulunur. Sonra Lozan'da bu okulların geleceğini garantiye almış ve ülkelerine geri dönmüşlerdir. Çocukluktan yetişkinliğe geçiş döneminde öğrencilerine bunu aşılamayı da öyle iyi başarmışlardır ki, şu anda adını vermeyeceğim bir cemiyet başka bir alanda başarılı olmak için halen ayak oyunları çevirmeye devam etmektedir.
Böyle 60'lı 70'li senelerde fransız müziği, fransız sineması, fransız mutfağı, fransız modacısı hastalıklarını iyice içimize sokmuştur.
(ne müziğini dinlerim, ne filmini izlerim ne de yemeğini beğenirim. modacı konusunda da evet başarılıdır ama dizaynlarını başka milletlerden soyunu kırdığı ya da asimile ettiği insanlar yaptıktan sonra adı fransız olmuş.)
Sanayide, ticarette başlamış içimize girmeye bu hastalık. Politikamızın, politikacımızın içine bulaşmış. Sosyalizmin, demokrasinin ve laikliğin tek savunucusu örnek ülke Fransa olmuş. (vay vay vay... o yüzden nice arkadaşım buradaki fransız okullarından mezun olup Fransa'ya üniversite okumaya gittiklerinde arkalarına bakmadan geri dönmüşlerdir, müslüman/türk oldukları için yapılan ayrımcılıklara dayanamadan.)
Zamanında acaba bu işin içinden nasıl çıkılır diye düşündüm. Misal nasıl olsa Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı'yı reddetmiş ve topraklarından sürmüş bir ülke olarak bu tartışmalardan "varsa da bizi bağlamaz" diye sıyrılabilir miydi? Ama sonra hangi ülke hangi imparatorluk hangi zamana bakıp kaç kişinin öldüğüne göre bir takım hesaplar yapılmalı ve herhalde öyle bir durumda en yumuşağı Osmanlı kalacağından kimseye gelmez böyle sıyrılmalar.
Bir de anlamadığım madem biz bir ırkın soyunu kırdık ben nasıl Ermeni iş arkadaşımla güle oynaya yemeğe gidiyorum? Neden beraber aynı mahallede oturan Türk Ermeni Rum vs insanlar birbirine türlü pislikler yapmıyorlar da birbirlerinin düğünlerine, cenazelerine gidiyorlar? Ekmek, yağ karneye bağlıyken neden bir evde toplanıp bir tencereden yemek yediler? En önemli futbol takımlarından birinin baş amigosu nasıl Ermeni olur?
Bu ülkede var olmayan bir düşmanlığı içimize sokmaya çalışıyorlar. Umarım bu oyuna milletçe gelmeyeceğiz.
Peki o günden bugüne Fransa konusunda hangi noktaya geldik ve neleri boykot etmeliyiz? Milli boykotlara genellikle karşıyımdır. Özellikle internet yoluyla Amerika'yı boykot mesajlarını şahsım adına abesle iştigal olarak görüyorum. Çünkü bir şeyi boykot edeceksen onunla ilgili hiç bir şeye temasın olmamalı. Bakalım biz Fransa ile ilgili nelere temas ediyoruz (Allaha bin şükür bu teknolojiyi Fransızlar icat etmedi... zaten bir fransız icadı da aklıma gelmiyor nedense)
- fransız okulları: çocuklarınızın kaydını alabilecek misiniz o okullardan?
- fransız şarabı: alternatifi çok.
- fransız arabaları: renault'un pazardaki payını düşürme ihtimalimiz var mı milletçe?
- fransız şirketleri: hadi ben bu ülkeden gelen parayı istemiyorum diyecek misiniz?
- fransız sempatizanı arkadaşlarınız: görüşmemeyi başarabilecek misiniz?
- fransız kozmetik ürünleri: bu mesela benim için çok zor ama deneyeceğim. peki ya siz?
- fransız sineması: beyoğlu euroimage sinemasının fransız-ermeni lobisi kaynaklı olduğundan haberiniz var mı? amelie vs filmleri ilk 10'dan çıkarabilecek misiniz?
- fransız mutfağı: o mutfakta çiğ etten başka ne var onu bir bilsem zaten.
- fransız sporcular: geneli asimile edildiğinden bir kısmını ayrı tutabilirsiniz ama Barthez'i alkışlayacak mısınız?
- fransız giyim markaları: allaha bin şükür italyan ve ispanyollar daha revaçta son zamanda.
- fransa'ya gitmek: balayı vs vs için fransa yerine başka bir yeri tercih edebilecek misiniz?
- fransız hardalı: dijon hardalı etinize sürmekten vazgeçebilecek misiniz?
- french toast: yumurtalı ekmeği annenizin usulü pişirip üstüne pudra şekeri serpmemeyi başarabilecek misiniz?
- french kiss: sevgilinizi öperken dilinize hakim olabilecek misiniz? (aha da fransız icadı bu olsa gerek)
- fransız yazarlar: konuşmalarınızda onlardan alıntı yapmayı kesebilecek misiniz?
- fransızca kelimeler: fransızca konuşuyormuş gibi yapmamaya başlayacak mısınız?
Yukarıdaki soruları evet diye cevaplandırıyorsanız boykota hazırsınız demektir. Düşündürücü olduğu kesin. İşte şimdi benim aldığım bu Reanult marka arabanın yapıldığı yerde binlerce aile geçim sağlıyor diye düşünebilirsiniz. Ama paranın büyüğü kime gidiyor? Avrupa Birliği'nde Fransa bırakın Türkiye'yi Almanya'yı bile istemez büyüklüğünden ötürü. Asla Avrupa'ya egemen olamamanın ezikliğini yaşamış tarihi boyunca. Bir çok ülkeyi talan etmiş ve asla egemen olamamış. Böyle sinsi bir şekilde parazit olarak kalmış. Hala onun ezikliği sürüyor. Derler ya sinek küçüktür ama mide bulandırır diye. tüm dünyada sevilmeyen bir millet varsa o da bunlardır. Hiç kimse demez Norveçli'den hazetmem, Polonyalı'dan hoşlamam diye. İlk akla gelen Fransızdır, Fransa'dır. Neden acaba?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)