14 Ekim 2006

kurtlar vadisi reloaded!

bir hasret sona eriyor, senaristler tekrar kafayı çalıştırarak vadiyi hayatımıza sokuyorlar.. vadi gitti gideli aklımızı alan lost'tu, battlestar galactica'ydı, ne bileyim türlü türlü gudiklikten kurtulacağımız günün tarihi ocak ayına isabet ediyor..
vatan gastesinin duyurduğu habere göre, dizinin "hayatta kalan" oyuncularıyla toplantı yapılmış, birşekil oturtmaya çalışmışlar.. müge anlı'nın saydığı isimler şunlar: Polat Alemdar, Halo, Abidin (cezaevinde), Deve Tuncay (cezaevinde çıldırdı), Memati, Güllü, Erhan, Abdülhey, Ömer Efendi ve Nazife Hanım, Elif’in annesi, kardeşi Eren, Safiye Karahanlı, Hikmet, Nevzat, Nesrin (İsviçre’ye gitti), Canan (avukatlığı bırakıp yurtdışına gitti)..
sayın anlı'yı kınıyoruz.. orada bir yerlerde koskoca Şahin Ağa yatıyor mapus damında.. tek başına konsey olur, vadi olur, eser gürler ululardan bir uludur..
kurtlar vadisi ırak garabetini temizlemek için bulunmaz bir fırsat yakalayan yapımcı firmaya, "pana film, şahin ağa'yı unutma, yoksa biz seni zaten unuttuk" diyor saygılarımı sunuyorum..
saygıdan sonra, bir şahin ağa aforizması apartayım, arif olan anlasın:
"reple gelen rüzgarla gider!"
freko, bir bilen..

13 Ekim 2006

tahinpekmez eliyle, şehremanetine açık mektup..

sayın belediye başkanım,

bu mektup açık mı olsun kapalı mı olsun, yoksa ucunu yakayım da mı yollayayım, karar veremedim.. lakin daha önce çok çok sayın bir okadar da ulu Vali hazretlerine açığından yazmıştım, sağolsun alakadar oldu, işimizi çözdü, beş duyunun hepsinin maksimum haz aldığı bir konseri sayesinde izledik.. belki bu da işe yarar..

evet, bir seçmenim, vergimi ödüyorum, her allahın günü daha çok vergi kaynağı yaratabilmek için de işime gücüme gidiyorum.. lakin son birkaç yıldır bu işe gidip gelmeler bir ızdırap haline dönüştü.. sebebi, oyumuzu esirgemediğimiz siz ve pek sayın kadrolarınızın bir üç beş derken an itibariyle yüzlerce, binlerce noktada inşaatlar, yollar, tüneller, üstgeçitler, şunlar bunlar yapıyor olmanızdır..

istanbul büyük şehir, ve her geçen gün daha da büyüyor, ne yol yetiyor ne altyapı, ve bunların yenilenmesi, geliştirilmesi gerekiyor, tamam.. anlamadığım konu, 36 senedir türlü belediyelerin icraatlarına yaptığım şehadetler arasında, böylesi bir coşkun harekat olmayışıdır.. bukadar çok işi bir arada götürebilmek tahminimce muazzam bir kaynak gerektirmektedir.. iş gücünü şunu bunu saymıyorum bile..

bu mektubun sonunu nasıl getireceğim bilmiyorum, çünkü söylemek istediğim okadar çok şey var ki, bir konu bütünlüğü yakalayabilecekmiyim, orası meçhul.. ben gene de, hafif hafif sıralayayım sorularımı:

bukadar çok inşaatı aynı zamanda yapmak nerden aklınıza geldi? aksakallı bir dede rüyanıza girip, "oğulll bu şehre haybeye 'taşı toprağı altın' denmemiş, kaz bakalım ne bulacaksın"mı dedi, yoksa bilmediğimiz başka bir duyum sonucu mu böylesine hummalı bir çalışma içindesiniz, nedir.. yok, eğer kazdığınız yerden altın / hazine falan çıkmıyorsa, bunca inşaat için gereken kaynağı nerden buldunuz, nasıl finanse ediyorsunuz, daha da açık tabiriyle, dayınız kimdir? hadi diyelim parayı başkent verdi, "imar ya şehremini" dedi, siz de orayı granit yapayım, yok olmadı bakalit yapayım, bu da yetmedi beton dökeyim zihniyetiyle üzerimize çöktünüz; peki olası bir ekonomik krizde zaten gayet oynak -volatil- olan kurların bir gece içinde üçe katlanabildiği bir ülkede, böyle pilav gibi yayılma politikasına nasıl cesaret ettiniz? de ki dolar yarın sabah 3 lira, o işleri nasıl devam ettireceksiniz?

bunca işi bir arada verdiniz, ve bunların ekseriyeti müteahhit / taşeron firmalar tarafından yapılmakta.. tüm bu inşaatların hepsini kanunların emrettiği ölçüde denetlemede yetkin ve etkin kadrolarınız varmıdır, vardı da bunca senedir nerelerdeydi bu adamlar, yeni mi işe aldınız, mühendislik fakülteleri belediyeye kontrolör mü yetiştirmektedir, bizim dayıoğlu işsiz, inşaat mühendisi, açıkta kadro varsa sokarmısınız.. eğer mevcudunuz yetersizse, müteahhit firmaları çayıra saldınız da -evet kesinlikle- mevlam mı kayırıyor vergi mükellefinin paralarının çarçuriyet katsayısını?

zibilyon tane firma adı okuyorum yollarda, hede inşaat, hödö inşaat, şu bu.. ve tüm inşaatlarda aynı laf: "verdiğimiz geçici -bana sorsan çoktan kalıcı oldu- rahatsızlık için özür dileriz, hede inşaat ve istanbul belediye başkanı".. tüm bu firmalara ortakmısınız, yoksa danışmanmısınız, niye isminiz birlikte geçiyor? ayrıca sizin, ailenizin, belediyedeki kadrolarınızın, partiden dostlarınızın bu taşeron firmalarla herhangi bir bağı olmadığını, olsa olsa isim benzerliği olabileceğini kanıtlarıyla birlikte yayınlayabilirmisiniz? benim aklıma bişey gelmedi ama, millet söylüyor, ben de kıllanıyorum ister istemez..

şahsım adına en can alıcı konuya geliyorum: sayın başkanım, aynı yol / sokak falan, üç ay beş ay bilemedin bir yıl içinde, neden bir kez kazılıp kablolar yeraltına alınır /asfaltlanır, sonra asfalt beğenilmez kaldırımlarla birlikte tekrar sökülür ve bir daha yapılır, ardından da komple yol sanki havaya uçurulmuşcasına delik deşik edilir de kanalizasyon künkleri değiştirilir? bahsettiğim yer afrikanın balta girmemiş ormanlarında değil istanbul güneşlidedir.. bu örneği minimum 100 başka örnekle geliştirebilir, tüm "ya orda öyle bi hata oldu ama hallettik eheh" çabalarınızı boşa çıkarabilirim.. acaba, başımıza geldiğiniz günden beri, yapılan her bir kazı, tamirat, bilmemne, hertürlü çalışmanın tarihi, sebebi, kazılma ve kapanma tarihleri, sonradan neden açıldığı, hatanın kimde olduğu, nasıl tazmin edildiği, hata planlamanızdaysa müsebbiblerine nasıl ceza verdiğinizi, tüm detayıyla yayınlayabilirmisiniz?

özel sektör çalışanı olduğum için, şirketin bir liralık kaynağını haybeye kullandığım tespit edilirse bu önce maaşımdan kesilir, tekrarında iş akdim feshedilir, hem de tazminatsız.. üç yıldır her allahın günü çektiğimiz çilelerin tazminatını hangi merciden alabilirim? tüm bu sorulara verecek olduğunuz yanıtları tazminata sayacağımı, eğer alamazsam bir sonraki seçimde oyunu size vermeyecek milyonlardan biri olacağımı bu vesileyle beyan ederim.

en derin saygılarımla,

frackman revolutions


12 Ekim 2006

pamuk orhan - lokman hekim gelse yaram azdırır..

bir nobel barış ödülü daha, acısıyla, tatlısıyla bağlandı ve bitti sayın seyirciler.. bu sene ipi göğüsleyen kişinin adı renkli türkçe, ve hatta benimle aynı coğrafyada yaşıyor, aynı oksijeni yakıyor, sıçtığımız aynı marmaraya gidiyor, ve hatta aynı nüfus kağıdına, pasaporta sahibiz (onunkisi yeşil olabilir, ve hatta artık ödülü var kırmızı bile verebilirler, no problem)..

bu bir garip freko kardeşiniz, kimi postlardan da bileceğiniz üzere, uzun yıllar memleketi yabancıya tanıtarak ekmeğini kazanmış bir kimsedir.. yapılan muhteşem dış tanıtımlar sonucunda, memlekete gelen eksiksiz her yabancının "develer nerde, senin kaç karın var, çöl ne taraf" gibi sorularına maksimumu bir hafta süren cevap sekansları sonrası memleketine bu ülkeye tekrar dönmek üzere gitmesini sağlamış bir yurdum gönüllüsüdür.. göze çarpan her boku bir kisveye büründürüp allamış pullamış, ve fakat yıllar geçip büyüdükçe, ve kendi gerçeğini kabul ettikçe, kafileyi fatih'in enteresan yerlerinden de geçirtmiş, konya'nın çingene mahallesinde bildiğin toprak damlarda oturanları da tanıtmış, ve fakat tüm bunları memleketin gerçekleriyle açıklayarak ecnebinin bakış açısını dardan geniş açıya almayı başarmıştır.. buradan "hadi lan herifleri kandırıp kandırıp sattın halıları, karıyla kızla gezdin allahsız" adam diyenleri duyar gibiyim, lakin tek bir allah kulunu kandırmışlığım, tek bir ecnebi huriyi sarhoş edip yatağa atmışlığım yoktur, kalıbımla temin ederim..

şimdi tüm bunlar, binlerce, onbinlerce, yüzbinlerce (milyon karıştırmiyim, emin değilim) vatan evladından birinin yaptıkları.. ve bu kişi(ler) hiç üzerlerine vazife edilmediği halde bu işleri yapar, sonra bir sebeple ecnebi memlekete gideceği vakit vize kuyruklarında can çekişir(ler)..

öte yandan, pamuktan müteşekkil orhan kardeşimiz, üç beş kitap yazar, karizma yapar "kitaplarımı dolmakalemle yazıyorum" diye, şahane bir hayatı vardır şişlide nişantaşında bir apartımanda büyür, ki o vakitler bunlar yok ise halin haraptır, şimdilerde yalıdan boğaza bakar artık ne içer ne içmez bilemem okadar tanışıklığımız yok, sonra benimle aynı memleketin suyundan içmiş aynı kaldırıma -ara sıra- basmış bu adam, kalkar gider yabancı ellerde, "türkiye'de şu kadar x bukadar y cinsinden insan öldürüldü" der, nobele aday gösterilir, bir tur pas geçilir, ertesi sene, tam da fransa meclisinin ermeni soykırımı yok diyeni içeri atmayı kabul ettiği gün, bunu perçinlermişcesine ödülü veriverirler kucağına..

nobel ödülünün ne olduğunu belki bilmeyen vardır, bir kısa geçelim: alfred nobel diye bir eleman, trinitrogliserini bir şekilde kuma emdirmeyi başarıyor, bundan dinamit üretiyor, bu sayede zibilyon tane insan ölüyor, fakat alfred abi çılgın bir servet yapıyor.. bu servet zamanla her zenginde olduğu gibi alfred abide de vicdan yapıyor ve neticede abi nobel vakfını kurup varı yoğu buraya bağışlıyor, paralar ilimde fende edebiyatta barışta güzellik yapan insanlara dağıtılsın diye.. toprağı bol olsun, ahmet kaya güzel bir şarkısı içinde aynen şöyle derdi: "bu ne yaman çelişki anne.."

şimdi iki durum var.. pamuk orhan, eğer benimle aynı öze gerçekten sahipse, diyecek ki bir gaflet anımda dedim onu, ve fakat istemiyorum, kanla gelen ve kan için verdiğiniz ödülü götünüze sokun.. ya da gidecek alacak ödülü, böylece bura kimliğine fasaryadan sahip olduğunu ispatlayacak, sonra ne yüzle, ne hakla vatana geri dönecek, yalısında boza içecek, kestane kaynatacak, mısır patlatacak..

mehmet aurelio da tc vatandaşı, ve fakat oldu olalı 4 milli maça çıktı, henüz gol yemedik..

elin brezilya dönmesi şoparı senden daha çok işine yarıyor memleketin orhanım, sen nerenin dönmesisin ki bu kadar içimizdenken böylesine habissin?

senin kitap diye yazdığını ben domatese kesekağıdı yapmam diyor saygılarımı sunuyorum..

Fransa - Ermeni Soykırımı Yasası - Boykot

Bugün kabul edilmiş yasa ikiyüzlü Fransa'nın gerçek yüzünü göstermiş yasadır.

Şimdi merak ediyorum Türkiye olarak ne tip tepkilerde bulunacağız. Tanzimattan bu yana Fransa herşeyiyle bu topraklara gözünü dikmiş ve öncelikle Osmanlı'yı içerden çökertme işini başardıktan sonra Türkiye'de yoğun bir Fransız lobisi oluşturmuştur.
Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı talanlarından önce eğitime gözünü dikerek zilyon tane Fransız okulu açılmıştır. Ağaç yaşken eğilir mantığıyla. Bu konuda yalnız da değildir ama Türkiye'de en fazla Fransız okulu bulunur. Sonra Lozan'da bu okulların geleceğini garantiye almış ve ülkelerine geri dönmüşlerdir. Çocukluktan yetişkinliğe geçiş döneminde öğrencilerine bunu aşılamayı da öyle iyi başarmışlardır ki, şu anda adını vermeyeceğim bir cemiyet başka bir alanda başarılı olmak için halen ayak oyunları çevirmeye devam etmektedir.
Böyle 60'lı 70'li senelerde fransız müziği, fransız sineması, fransız mutfağı, fransız modacısı hastalıklarını iyice içimize sokmuştur.
(ne müziğini dinlerim, ne filmini izlerim ne de yemeğini beğenirim. modacı konusunda da evet başarılıdır ama dizaynlarını başka milletlerden soyunu kırdığı ya da asimile ettiği insanlar yaptıktan sonra adı fransız olmuş.)
Sanayide, ticarette başlamış içimize girmeye bu hastalık. Politikamızın, politikacımızın içine bulaşmış. Sosyalizmin, demokrasinin ve laikliğin tek savunucusu örnek ülke Fransa olmuş. (vay vay vay... o yüzden nice arkadaşım buradaki fransız okullarından mezun olup Fransa'ya üniversite okumaya gittiklerinde arkalarına bakmadan geri dönmüşlerdir, müslüman/türk oldukları için yapılan ayrımcılıklara dayanamadan.)
Zamanında acaba bu işin içinden nasıl çıkılır diye düşündüm. Misal nasıl olsa Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı'yı reddetmiş ve topraklarından sürmüş bir ülke olarak bu tartışmalardan "varsa da bizi bağlamaz" diye sıyrılabilir miydi? Ama sonra hangi ülke hangi imparatorluk hangi zamana bakıp kaç kişinin öldüğüne göre bir takım hesaplar yapılmalı ve herhalde öyle bir durumda en yumuşağı Osmanlı kalacağından kimseye gelmez böyle sıyrılmalar.
Bir de anlamadığım madem biz bir ırkın soyunu kırdık ben nasıl Ermeni iş arkadaşımla güle oynaya yemeğe gidiyorum? Neden beraber aynı mahallede oturan Türk Ermeni Rum vs insanlar birbirine türlü pislikler yapmıyorlar da birbirlerinin düğünlerine, cenazelerine gidiyorlar? Ekmek, yağ karneye bağlıyken neden bir evde toplanıp bir tencereden yemek yediler? En önemli futbol takımlarından birinin baş amigosu nasıl Ermeni olur?
Bu ülkede var olmayan bir düşmanlığı içimize sokmaya çalışıyorlar. Umarım bu oyuna milletçe gelmeyeceğiz.
Peki o günden bugüne Fransa konusunda hangi noktaya geldik ve neleri boykot etmeliyiz? Milli boykotlara genellikle karşıyımdır. Özellikle internet yoluyla Amerika'yı boykot mesajlarını şahsım adına abesle iştigal olarak görüyorum. Çünkü bir şeyi boykot edeceksen onunla ilgili hiç bir şeye temasın olmamalı. Bakalım biz Fransa ile ilgili nelere temas ediyoruz (Allaha bin şükür bu teknolojiyi Fransızlar icat etmedi... zaten bir fransız icadı da aklıma gelmiyor nedense)
  • fransız okulları: çocuklarınızın kaydını alabilecek misiniz o okullardan?
  • fransız şarabı: alternatifi çok.
  • fransız arabaları: renault'un pazardaki payını düşürme ihtimalimiz var mı milletçe?
  • fransız şirketleri: hadi ben bu ülkeden gelen parayı istemiyorum diyecek misiniz?
  • fransız sempatizanı arkadaşlarınız: görüşmemeyi başarabilecek misiniz?
  • fransız kozmetik ürünleri: bu mesela benim için çok zor ama deneyeceğim. peki ya siz?
  • fransız sineması: beyoğlu euroimage sinemasının fransız-ermeni lobisi kaynaklı olduğundan haberiniz var mı? amelie vs filmleri ilk 10'dan çıkarabilecek misiniz?
  • fransız mutfağı: o mutfakta çiğ etten başka ne var onu bir bilsem zaten.
  • fransız sporcular: geneli asimile edildiğinden bir kısmını ayrı tutabilirsiniz ama Barthez'i alkışlayacak mısınız?
  • fransız giyim markaları: allaha bin şükür italyan ve ispanyollar daha revaçta son zamanda.
  • fransa'ya gitmek: balayı vs vs için fransa yerine başka bir yeri tercih edebilecek misiniz?
  • fransız hardalı: dijon hardalı etinize sürmekten vazgeçebilecek misiniz?
  • french toast: yumurtalı ekmeği annenizin usulü pişirip üstüne pudra şekeri serpmemeyi başarabilecek misiniz?
  • french kiss: sevgilinizi öperken dilinize hakim olabilecek misiniz? (aha da fransız icadı bu olsa gerek)
  • fransız yazarlar: konuşmalarınızda onlardan alıntı yapmayı kesebilecek misiniz?
  • fransızca kelimeler: fransızca konuşuyormuş gibi yapmamaya başlayacak mısınız?
Yukarıdaki soruları evet diye cevaplandırıyorsanız boykota hazırsınız demektir. Düşündürücü olduğu kesin. İşte şimdi benim aldığım bu Reanult marka arabanın yapıldığı yerde binlerce aile geçim sağlıyor diye düşünebilirsiniz. Ama paranın büyüğü kime gidiyor? Avrupa Birliği'nde Fransa bırakın Türkiye'yi Almanya'yı bile istemez büyüklüğünden ötürü. Asla Avrupa'ya egemen olamamanın ezikliğini yaşamış tarihi boyunca. Bir çok ülkeyi talan etmiş ve asla egemen olamamış. Böyle sinsi bir şekilde parazit olarak kalmış. Hala onun ezikliği sürüyor. Derler ya sinek küçüktür ama mide bulandırır diye. tüm dünyada sevilmeyen bir millet varsa o da bunlardır. Hiç kimse demez Norveçli'den hazetmem, Polonyalı'dan hoşlamam diye. İlk akla gelen Fransızdır, Fransa'dır. Neden acaba?

Kralın Dönüşü!

11 Ekim 2006 Türkiye - Moldovya maçını ben ve benim gibi ekranlarına kitlenmiş milyonlar büyük bir çoşkuyla izlediler. Maç için denilecek söz yok herkes takım halinde varını yoğunu ortaya koydu, burdan Rüştü'ye, Sabri'ye Servet'e Gökhan'a İbrahim'e Hamit'e Mehmet'e (Aurelio), Arda'ya, Gökdeniz'e Tuncay'a Tümer'e Nihat'a ve Halil'e Türk halkı adına sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Teşekkürü sunmadığımız bir isim kaldı onu bilerek sona bıraktık.Kral HAKAN ŞÜKÜR kral olduğunu 4 golle tescilledi kaçanları da saymıyorum. Kendisine yapılan onca şereften yoksun eleştiriye rağmen Milli Takım rekorunu bir golle kaçırdı (bir maçta en çok gol atan futbolcu rekoru) Tek merak ettiğim yarın gazeteyi aldığımda ona hunharca saldıranların (dikkat edin eleştiri demiyorum, tabiki de futbolcu eleştirilecek ama linç kampanyaları eşliğinde değil) o meşhur şapkalarını önlerine koyup koyamayacaklarıdır, kim ne derse desin hakan şükür bu gece onların kanat'larını yolmuşdur. Hakan yaptığı patlamayla bunların dillerini bir tarafa kaçırmışdır. Kazanan sadece kendisi değil Türkiye olmuşdur. Allah'a şükür Hakan Şükür...

10 Ekim 2006

gökten yağmur değil, sevgiler yağsın..

dün akşam haberlerde gösterdi, ben de milliyet'te linkini buldum, şirin ilimiz bursa'da vatandaşın kafasına apartmanın ikinci katından travesti düşmüş -gülmüyorum, ciddi duruyorum-..

şimdi, bu güzide ilimiz, taş fırın erkekleriyle ünlü bir beldemizdir.. koçyiğitler, küheylanlar hep bu şehrimizden çıkmış olup, en son fenerimi de şükrü saracoğlu'na gömen bir takımın anavatanıdır bilakis..

ama, bu durumda inceleyeceğimiz konu, tam da şu deyimi hatırlatmadı mı size ey tahinpekmez cemaati:

"gökten .m yağsa bizim kafamıza ..rak düşer, o da yerden seker ..tümüze girer!"

böyle doğan görünümlü şahin gibi, kadın görünümlü erkek, vatandaşın başına düşüyo.. ve bu iş, ne hikmetse, bursa gibi, yiğidin harman olduğu bir beldede gerçekleşiyo..

lan yoksa ben yanlış mı biliyorum, sanat güneşimiz çorumlu değilmiydi.. hmmm..

bursa'lı tahinpekmezciler için, c and c music factory'den gelsin: things that make you go, hmm!

diğer tahinpekmezciler için de link verelim: bahtsız bedevi

freko, cnn altyazı geçmiş sempatizanı

çocuklarım olmadan asla diyenler için..

televizyonlarımızı yaklaşık olarak 3 yıldır şenlendiren aliye dizisi ile ilgili sustum bugüne kadar lakin artık sıra bana da geldi ben de konuşuyorum. hadi bakalım..
3 yıl evvel ilk başladığında (3 sezon mu demeliyim) evimde olmayan internetin boşluğunu televizyondaki bilimum çeşit türk dizisiyle doldurmaya çalışırken keşfettim bu güzide diziyi.. hatta o zamanlar kimselerin izlemediği (daha yeni başlamıştı, seyirci asmalı konağın etkisini üzerinden atamamıştı felan yanlış anlaşılma olmasın sakın) bu diziyi annem ve ablam dahil sağa sola tavsiye edip ekranların karşısına bi kaç müptela kazandırmışlığımda vardır (komisyona karşıyım kesinlikle dolayısıyla ekibe herhangi bişey belli etmedim)
eminim ki hayatta işim olmaz diyen aranızdan büyük çoğunluk da dizinin en azından konusunu biliyodur. zira dizinin hemen arkasından yayınlanan özel hat gibisinden bi magazin programı olsun(ki en az yarım saatini bu dizinin oyuncularıyla gelecek bölüm hakkında ipucu almaya çalışarak geçiriyolar), atv ana haber bülteni olsun, oyuncuların günlük hayattaki ıvır zıvırlarıyla olsun dizi her daim gündemde kalmayı başardı. bu zaman içinde benim gibi başlangıçta sadık izleyicilerinden bi kısmını kendisinden soğutmuş olsa da (ya da eskisi gibi sadık olmayan diyelim) 3 hafta izlemeden geçen süreden sonra izlenildiğinde bütün açıkları kapatacak kadar da rahat anlaşılır bi dizi olma özelliğini kaybetmemiş.
ilk başlarda koca dayağından ve kaynanadan çocuklarını da alıp kaçmak isteyen aliye nin dramatik öyküsüydü dizinin ana hatları. lakin zaman geçti dallandı budaklandı sezonlar ilerledikçe. şimdi şöle bi ekrana baktığımda ;
-aliye dayısının muayenehane ile ev karışımı apartman dairesinde bi göz odada yaşar, konfeksiyonda overlokçuluk yaparken şimdi havuzlu evin bahçesinde artık boşanmış olduğu eski kocasını en şirret haliyle tersliyor..
- asarım keserim ayarındaki koca (sinan diyoruz biz) sütümü de döktüm yemek de kalmadı ki ne yiyim edalarında ezilmekte..
- eve gelen 3 -5 eski müşterisiyle kıt kanaat geçinen dayı, özel bi hastanede başhekim olma yolunda ilerliyo hatta o kadar ki 40 ından sonra evlendi çocuk pışpışlıyo..
- sinan dediğimiz hergele uğruna gül gibi aliye yi bıraktığı - tam o esnada zorla da olsa barışmışlardı- leyla hanfendinin ek kartlarını iptal ediyo, leyla hanfendi de hamile. sinandan ektiği tohumu büyütecem diye inat ediyo. velakin ilahi adalet işte çocuğu düşürdü al bakalım şimdi noolacak?
- aliye zamanında yediği koca dayaklarını unutmadığından olsa gerek, -bi de artık fabrika sahibi olduğunu belirtmek lazım bu hususta- atölyesinde çalışan kimi overlokçu, son ütücü ve hatta ortacı kadınları koca dayağından korumak için bi sığınma evi inşa etmeye karar veriyor..
- bu arada dizinin bunca zaman bunca genç kız ve kendini genç hisseden kadın tarafından izlenme sebebi olan deniz (ki gerçek hayatta nejat işler diye bilinir) adlı doktorumuz diziden son sezon ayrılmış olduğu için dizinin karizma yapan erkek figürü de kaybolmuş..
- çocuklar son derece mutlu ve tek vücut olmuşlar o kadar ki koro halinde konuşuyolar sadece. arada kanon felan da yapmak lazım halbuki (yanlış mı düşünüyorum?)
- dizinin artık çocuk kaçırma, çocuk psikolojisi, acı çeken anne figürü gibi kavramları kalmadığı için diziye heyecan katması için tasarlanan tüm sahneler sadece hastanede gerçekleşiyor..

durum bundan ibaret, şimdi sanılmasın ki bunca konuştum artık yüzüne bakmam dizinin. hayır! eski heyecanını kaybetmiş olsa da, halen "çocuklarım olmadan asla" diyebilenler de var şu hayatta.. ya siz?

vay babayın kemüüne!

böylesi avam bir başlıkla sizlere seslendim sevgili tahinpekmez insanları, lakin az sonra vereceğim linkteki sihirbaz ablanın kerametini gördüğünüz vakit sizin de -en azından erkeg üyelerin- benimle aynı tepkiyi vereceğinizden adım gibi eminim..

ve fakat önden diskleymır yapayım: pornografi vs. içermemekle beraber, cıbıl görüntüler bulunmakta olup, işyerinde hezeyana sebep olabilir, oruçluların niyetini erken bozabilir gibi bir takım yan etkileri bulunmaktadır.. çalışanların ve oruçluların akşam evden bakmasını tavsiye eder, esenlikler dileriz.. niyeti sarih olanlar için bir stres bulunmamaktadır, bunu da ekleyip linkimize geçelim:


Gala 2006 Ursula
Video sent by Uberlinkert


ilk komenti yapana ilk fırsatta bir adet kırmızı mendil hediyemizdir:)

freko, aklı dimağı böyle şeyleri almayan insan..

09 Ekim 2006

Başarısız Bir İlişkide Arkadaşın Yeri ve Önemi.

(Bu yazıda arkadaşlığın iyiliği güzelliği gibi şeyler okuyacağınızı düşünüyorsanız hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz.)

Böyle iddialı bir başlık görülünce düşünebilirsiniz “.bnetora bak. Gören de artiz, çapkın bişey sanacak” diye. Ama sizden ricam, once bir okuyun, görün. Hayattaki tecrübeler her zaman birşeyi birkaç kere deneme sonucunda edinilmiyor. Önemli olan az olandan da tecrübe, bilgi çıkarmtaktır. Neyse bu kadar ahkamdan sonra konuya girelim..

Lise yıllarım, ki 90’ların ortalarıyla sonu arasını kapsayan döneme denk gelir, kızlarla muhabbet günümüzdeki gibi rahat yapılamıyo enazından ben yapamıyorum. (Utangaçlıktan diye düşünürdüm hep ama şimdi lise fotoğraflarıma baktığımda, öyle saça sahip birini görsem kız olsam ben de konusmam. diyorum) Herneyse, emesen yok, sınırlı imkanlarla icq’dan kız düşürmeye çalışıoz, okulda da hedefimde bir kız var beğendiğim ama o zamanlar cep telefonu filan da bilmediğmiz için, alıp numarasını “mrb cnm, nslsn. bgn okulda görmdm seni. kntrum yoktu arayamadım. hasta diilsin umarm optm bye” içerikli smsler atamıyouz. Bahçenin köşesinde durup gelen geçeni kesmek, beğendiğimize “merhaba arkadaş olabilir miyiz?” Diye sormaktan ibaret bir çaba bizimki. (Evet utanıyorum kendimden)

Işte yine böyle bir zamanda, bahçe köşesinde, mahallenin delikanlıları edasıyla durmuş, yabancı dil sınıfından, zar zor ortak arakdaslar bularak adını öğrendiğim güzeller güzeli “Emine”’nin geçmesini beklemekteyim(evet Cem Karaca’nın Safinaz şarkısında söylediği gibi “adı biraz faul”). Saçlarımı herzamanki o iğrenç şekliyle soldan sağa yatırmış, önlerini kabartmış, yarım kilo jölemle rüzgara karşı koymaktayım. Ceketi sınıfa bırakmış, gömleği pantalon dışına salarak kendimce karizmatik bir hava yakalamış, “ben 5 yaşımdan beri gömleğimin yaka düğmesin bağlamıyorum” duruşuyla da yakışıklılığımdan emin bir hava çizmekteyim. Hatta öyle ki gelip geçen 2-3 kızın da dönüp bakışlarına aldırmamış, tek eşli turna kuşu misali sadece sevdieceğime bakarım izlenimi vermişim. Bir anda kantin kapısından süzülerek çıkan, sarı sarı saçları rüzgarda dalgalanan Emine kadraja girdi. Güneş, gözlerinin yeşilliklerini daha bir vurgulamak istercesine içine içine vuruyor gözbebeklerinin. Bense gaz içindeyim, birazdan gidip konusacağım, dökeceğim içimdekileri diye. Hem kendisi de onu kestiğimin farkında, utanılacak bir şey yok diye de düşünüyorum. Tam önüme doğru geldiğinde yüzünü bana çevirdi ve o güzelim dudaklarından bana doğru bir tebessüm süzüldü. Hayat tam o anda yavaşlatılmış çekimde akmaktaydı. Bana karşı gözlerinin içindeki parıltıyı görmüştüm bir kere . Daha ne olsundu.

Her zaman Holywood yapımı kolej filmlerine benzemezmiş hayat, an gelir rezilliğe dönermiş bilemedim. Emine’nin suratındaki ince tebessümün an be an nasıl kahkahaya döüştüğünü gözlerim dolu dolu dinledim(Evet dinledim). Kız tam önümden geçmekteyken bir anda arkadan saldırıp beni yere yatırmak ve suratındaki mutlu bir tebessümle “hahaha deccal naber lan.. haha bak seni yere yatırıyorum. Saçını da bozuyorum seni bahçenin (tam anlamıyla) orta yerinde de rezil ediyorum ”’a yakın sözlerini söyleyerek yaptığı şakaya maruz kalmaktayım.söylediklerini işitiyorum, göremiyorum çünkü o sıra 53 kiloluk bedenin üzerinde 85 kilosuyla küçük sevimli Nail var. hem de bahçenin ortasında bir erkekle üstüste yatmaktan zevk alan bir şaka anlayışıyla Nail var.

Aynı gün değil tabii ki ama haftasında gidip Emine’ye çıkma teklif ettim. O gün ben bahçe ortasında yerdeykenkine yakın bir gülüşle hayır dedi. Şaşırmadım. Sonra bi daha konuştum hayır dedi. Şaşırmadım. Araya arkadas soktum yine hayır dedi. Şaşırmadım. Bahçenin ortasında yattığım günü o da unutmamış. Oyle ki onun unutmaması bu olayın benim bugün bile aklımda olmama sebep oldu. Yarın da aklımda olcak, ertesi gün de, günler de, yıllar da. Bense ilerde olursa çocuklarımla oturacağım ve anlatacağım bu olayı. Hem de hiç utanmadan. “Ben seçemedim siz seçin arakadasınızı” diyeceğim. Hiç utanmayacağım, “Arkadasın ilişkideki yeri ve önemi çok önemlidir hele de başarısız olduysan” diyeceğim. Hiç utanmayacağım. Banane. Nail utansın. Kaybetti beni.

07 Ekim 2006

Hayatımı Kaydıran Sınavlar - Vol.2

Lise 3 Coğrafya son sınav:

Henüz 5 yaşında, “abicim şurada ne yazıyor bi okur musun?” gibi kibar sorularına abisi tarafından “yürü lan kendin oku. Senle mi uğraşcam ibiş” diyerek kendisinden daha kibar cevap bulan ve sırf bu kibarlık sebebiyle ezilmeye fazla dayanamayan ve kendi kendine okuma yazmayı öğrenen biri olarak hayatımın bir dönemini “zeki” yakıştırmaları altında geçirdim, ki takriben bu süreç ortaokulun ilk senesine kadar devam etmekte. Çalışmadan girilen tüm derslerden 5 almaktaydım.

Ortaokul yıllarında ise “zeki ama çalışmıyor” tanımlaması ile parlak yıllarıma dönüşüm beklenilmekteydi. Çünkü yine yaşımdan beklenmeyecek bir kafa mantığıyla “abicim 45 olsun benim olsun 2 neyime yetmiyor diyerekten sınavlara girer, zar zor başarılı olurdum. Annem halimi gördükçe üzülür dertlenirdi. Bense “Anne okul bu biter sen dert etme, okulda Gizem diye bi kız var hastayım ona” derdim.

Zar zor kurul kararıyla mezun olduğum ortaokuldan sonra sevmediğim ortam yüzünden liseye başka bir okula geçtim çünkü ailem başarısızlığımı buna bağlıyordu.

Lisede Ortaokula gore derslerimde hafif bir iyileşme olmuş, aile gaza gelmiş ama gazları kısa sürmüş, zeki ama çalışmıyor serzenişleri altında lise1 ve lise 2 de maluım başarısızlıkla devam etmişti. Lise son sınıfta, taktiri geçtim, teşekkür bile alamamış bir insan olacağım korkusuyla ders çalışmaya, enazından bu sene bir başarıya imza atmaya girişmiştim. Derlserde ciddi düzelme, öğremtnelrden olumlu tepkiler sözkonusudu. Fakat ne kadar çalışırsam çalışayım asla 100 alamamaktaydım.

Bu uzun girizgahtan sonra 100 almaya en yakın sınavıma geçelim. Coğrafyacı totalde 10 soru sorumuş herbirine 10 puan değer biçmişti. Ben 9 metin sorusuna adımdan bile daha fazla emin olarak cevap vermiş ama 1 sorunun cevabında takılıp kalmıştım. Öyle ki bu soru da test olarak sorulmuştu. B ve d şıkları arasında tereddütte kalmış ama b cevabında karar kılmıştım. Her ne kadar sınavı bitirmiş öğretmenin kağıtları toplamasını beklesem de b mi d mi tereddütüyle yerimde oturmaktayken bir anda sınınıfn sol tarafından kafama bir silgi isabet etti. Baktığımda sınıfın salağı Nail arkadasım suratında kendinden emin bir tebessümle kafasını aşağı yukarı sallayarak silgiye bak demekteydi. Silgiye baktığım anda tam da teredütte kaldığım soruyla igili olarak 8-d die bir uyarı yazısıyla karşılaştım. Aman bu naildir ne bilecek diyerek silgiyi geri fırlattım. Derken aynı silgi bir boomerang edasıyla hemencecik kafamın sağ tarafına geri döndü. Silgi aynı gidiş gelişi 1 kez daha yaptıktan sonra bu kadar eminse kesin doğrudur diyerek b yaptığım cevabı d olarak değiştirdim. 2 hafta sonra açıklanan sonuçlarda 90 aldığımı gördüm ki malum 10 paunlık hatanın ne olduğunu söylememe gerek yok ve benim yaşadığım hayalkırıklığının.

Işte bu sınavdır ki kendime olan tüm güvenimi yitirmemi, hiç bir zaman tam olarak başarılı bir öğrenci olmayacağımı, hayatımı hep vasat bir öğrenci olarak sürdüreceğimi düşündürtmüştür bana. İşte bu sebepten liseyi de hem teşekkür almadan hem de bir sınav kağıdını kusursuz şekilde veremeden bitirmemi sağlamıştır.