08 Aralık 2015

kevin..

kendisi ile ilk olarak 2006 yılının mart ayının onbirinci gününde, hamburg’da tanışmıştık.. ellisini aşalı epey olmuş, ingiliz olduğu beşyüz metreden bağıran ince uzun yapılı, eli yüzü düzgün bu adamcağız gayet sakin bir şekilde, david gilmour’un konser vereceği mekanın kapısında karaborsa bilet satıyordu. konser başlamadan iki dakika önce kayboldu, yerlerimize geçerken arkadaşı sahne önü birinci sırada koridor başındaki koltukta orkestra elemanları ile selamlaşır halde bulduk. hatta dave sahneye çıkıp yerine geçerken ufaktan bir selam çaktı abiye, belli ki abi alelade bir karaborsacı değil, başka bişey..

konser boyunca arada abiyi de izledim. hepimizden daha heyecanlı izledi, hop oturdu hop kalktı, fakat baba son soloyu atarken kayboldu! bulmamız uzun sürmedi, dışarıda işportacılar arasında yerini almış, tişört satıyordu. bu sefer beklemeye karar verdim ve ahali dağılınca elemanla sohbete giriştim. meğer birkaç yıl önce emekli olmuş, çoluk çocuk zaten hepsi kendi hayatlarını kurmuşlar; bu eleman da uzun yıllardır hayranı olduğu roger ile david’in konserlerini takip etmeye başlamış. adam resmen hayalimi yaşıyor! konserler john carin’in her ikisinin orkestrasında as eleman olması nedeniyle çakışmadığı için de, o da bu sayede hiçbirinin konserini kaçırmadan peşlerinde dünyayı dolaşıyormuş. ve tabi ki böyle bir bohem hayatı ingiliz dahi olsa emekli maaşı ile karşılayamayacağı için konserden önce karaborsacılık, bitiminde ise tişört falan satarak para kazanmaya çalışıyormuş. O sıralar roger waters istanbul konseri henüz official değil fakat bende insider bilgi gırla, “istanbul’da görüşürüz o zaman” dedim. önce inanamadı, ama yine de telefonlarımızı aldık, görüşmek üzere dedik ve ayrıldık..

haziran ayının ondokuzu olduğunda elemanı aradım, fakat telefonuna ulaşılamamakta idi.. herhalde gel-e-medi diye düşündüm, kendimi ertesi günün heyecanına bıraktım..

konser günü sırada beklerken, tam da pinkfloydturk.net admini okan’a hamburg’da böyle böyle bi adamla tanıştım diye anlatırken bir de baktım eleman karşıdan bana doğru geliyor! “telefonum bozuldu, numaranı kaybettim, arayamadım seni” diye af diliyor koca adam, akşam fırsat olabilirse beni de roger’ın yanına sokmaya çalışacağını, birkaç hafta sonra roger’ın verona’da konser vereceğini, konserin kendisinin 66. roger konseri olacağını ve o gün 66 yaşına basacağını söyledi ve benim de orada olmamı istediğini söyledi, yine kalabalığın arasında kayboldu. konser çıkışında ise bizim açlar herhalde kendi işporta alanlarını yedirmediler, göremedim. zaten kalabalık bir ekiple idim ve bel ağrısı ile kıvranmakta olduğum bir 3 saat sonrasında daha fazla arayamadım, uzadık..

birkaç zaman sonra aklıma geldi, roger’ın o verona konseri ile ilgili videolara bakındım ve gördüm: roger adamın doğum gününü sahneden kutladı! o tarihte şak diye çıkan video aradan geçen yılların neticesinde diplere gömülmüş sanırım, bi on dakika kadar aradım bulamadım, olur da bulursam editler koyarım linkini..

aradan dokuz yıl geçti, ve rabbim arada iki roger konseri daha nasip etmiş idi fakat kevin emmiyi bir daha görmek nasip olmamış idi, ben dave’in floransa konserine bilet aldım, atladım gittim, tee oralara konser için gelmiş bir floydian kardeşimle konseri seyrettim, konser bitimi tabanvay şehre dönmeye başlamışken ve dahi tam da elemana “vaktiyle hamburg’da bi elemanla tanıştım” diye tam da kevin’i anlatırken bir de baktım bizimki 5 euroya iş bu yazıyı süsleyen posteri satıyor!

beni gördü önce tanıyamadı, sonra gözleri büyüdü, “ben hamburg’daki türk elemanım” deyince jetonu tam olarak düştü, ne yapacağını bilemedi, sonra kendine gelip “şu an satış yapıyorum az bekle konuşuruz” gibi bişey dedi, gülümseyerek elindeki posterlerden birini uzattı “hediyem olsun” dedi, ve dahi yine kalabalığa kapılıp kevin emmiden bir daha karşılaşacağımız güne kadar ayrıldık..


inşallah kevin emmi ile bir sonraki karşılaşmamız yine bir dave konserinde ama bu sefer istanbul’da olur.. rabbim bu bohemimsi ingiliz emmiye uzun ömür versin, roger ile dave müzik yaptıkça o da onları takip edebilsin inşallah.. bize de kıyısından köşesinden, hepsine olmasa da birr kaçında karşılaşabilmeyi nasip etsin, amin:)

21 Eylül 2015

floransa seyahati..

selam,

bu seyahatin iki türlü olayı var: birincisi, yıllar sonra ilk defa tek başıma italya'ya, hatta floransa'ya gidiyor olmam; ama asıl olay ve bu seyahatin sebebi olarak ikinci defa david gilmour konseri..

aylar önce bir şekilde aldığım bilet, konser tarihinin vizemin bitiş tarihinden bir gün öncesine isabet etmesi falan, bunlar hep konserin son parçası comfortably numb'da dave'in ardında açılacak olan boyut kapısından yürüyüp gideceğimin bir habercisi, orası kesin; fakat ben olayı biraz daha dramatize etmek istiyorum lan!

bir feysbuk statüsünde de belirttiğim üzere, walkman'in uzaydan geldiğine inanılan bir devirden 29 yıl sonra uçakta ipad ile yazıyorum bunları.. o günden bugüne sadece kasetten alac formatına geçilmekle kalmamış, vücut gidişten 35 dönüşten 48 kilo sonrasına varmış, boyda önemli bir değişiklik görülmemekte, işlevdeyse nahoş sıkıntılar mevcudiyetini sürdürmekte.. 8 diş, 30 santim aort ve bir kalp kapakçığı eksik dönüyorum floransa'ya.. yaprağı çevrilmemiş bir ssk karnesinden raporlu ilaçlara geçilmiş, olası uzun soluklu yürüyüşler için katlanır baston da valize iliştirilmiş vaziyette.. belki aslında tüm öncekileri önceki hayata gömüp buna ilk sefer de diyebilirim zira ilk dave konserinin üzerinden de 9 buçuk yıl geçmiş.. ilk konserden binbeşyüz kişi fazla ve ikibin kişi eksik neticede elde kalan kral devre elli altmış hakiki dost için yazıyorum bunları..

vallahi de şu an tüylerim diken diken oldu.. mfö'nün uç oldum'u başladı ve ben 16 yaşımda roma'ya inmek üzere olan airbus'a dönüverdim. uçakta müzik örtmenim elizabetta di stefano ve fantezi kraliçem banu alkan da vardı tanıdıklardan.. sanki banu alkan'a bagaj beklerken merhaba demem ve “aa ben sizi italyan sanmıştım” diyerek sırnaşması ve o sırada kiralık araba işini halletmeye çalışan rahmetli dostuna çaktırmadan telefonunu bana ezberletmesi dönüşte aramamı istemesi falan.. vallahi yalan değil bunlar, hepsi oldu:)

tam varıyorum ki hedefe bir yenisi başlıyor, bu oyun hep aynı, değişmiyor; hala feryat hala figan, hem de bile bile..

ilaç gibi geldi mfö - no problem kasedi, pardon, albümü diyelim ama elle tutulur formatta olmadığı için ne diyebileceğimi tam olarak da bilmiyorum aslında, olsun böyle de iyi..

bir evlilik ve bir boşanma fazla dönüyorum hem floransa'ya, hem de gilmour'a, daha önce pırıl pırıldım halbuse, hey gidi günler hey.. tüm bunları -her zaman olduğu gibi- neden yazdığımı tam olarak bilmiyorum ama bazen böyle çiş gibi geliyor işte..

bu seyahatte ferhan Şensoy ve gençlik yılları da bana eşlik ediyor bu sefer.. daha önce gittiğimde de tanışıyorduk ama haşırneşirliğimiz bu seviyelere varmamıştı, çok çok şahları da vuruyorlardı ya da ca cüppap cüppap cüpap caa cüppaplaşıyorduk kendisiyle.. uçaktan inip diğer uçağa binip de tekrar inesiye arada bir palet nutella bready gördüm ve bir avustralyalı dayı ile muhabbetimiz oldu, zira banu alkan nicedir ortalarda yoktu ve olsa da 29 yıl önce bir türlü ulaşamadığım kadına artık ne radde ulaşasım kalmıştı, kendime olan son saygımı kaybetmemek için test edemediğim iyi oldu bunu..

uçak sonrası binilen kısa otobüs yolculuğu ile gelinen şehir yıllar öncesinde bıraktığım şehirle %95 aynı.. bir iki dükkan şekil değiştirmiş, o kadar.. oteli, duomo’yu, ponte vecchio’yu, palazzo pitti’yi, piazza signoria’yı bıraktığım yerlerde buluyorum gece vakti.. bir hüzün çöküyor zira, ayaklarım o ayaklarım değil, ağrıyor, hüzün yerini yorgunluğa, yorgunluk ağırlığa bırakıyor, iki selfi sonrası farkediyorum 29 yıl öncesinden bu abidelerin civarında pek bir fotoğrafım olmadığını; demek ki o vakitler böyle meraklı değilmişim tarihe, daha sonra birden bire, büyük ihtimalle turizme girişmemle gelişmiş oralarım.. varsın olmasın, artık var o pozlar! ve tabi bir de anında oraya buraya yükleme derdimiz var artık! wifi ara, bulamazsan dolaşım verilerinden ye, ama o fotoğraflar derhal yüklenecek! cep telefonlarımız fotoğraf çekemezken, hatta ceplerimizde telefon yokken, ama iyi, ama dandik ama alayı analog, yani filme çeken fotoğraf makinalarımızla deklanşöre basma sıklığımızın bu kadar seri olmadığı, her bir kareyi çekmeden önce ışığı kadrajı tutturabilmek için yırtındığımız zamanlarda çektik en güzel fotoğraflarımızı, ve o seyahatlerin çok sonrasında tab ettirdik de belki aralarından ancak bazı kareleri çok sınırlı bir kitleye gösterebildik.. o yüzden o günler hala değerli zihnimizde, herşey az, herşey kısıtlı.. pahalı olduğu için değil, sadece olmadığı için değerli herşey, hey gidi.. nerde çokluk orada bokluk diye boşuna söylememiş atalar.

devrisi gün uyanıp kahvaltı salonumsusunun penceresinden duomo’nun kubbesini görende, aha diyorum bir üçkağıt yapayım da bu benim odamın manzarası olsun feysbuk insanları öyle bilsin, nedense? kahvaltı salonumsusunda kahvaltımsımı yaptıktan sonra öncelikle bileti bastırabileceğim yer aranıyorum. öyle ya, biletix’ten bilet alınca gidip bir satış noktasından bastırıyoruz; maalesef italya belediye otobüsü biletlerinde akbil ya da bizim istanbulkartvari bir sisteme geçememiş ve yıllar öncesinde bıraktığım karton bilete zaman damgası vurdurma sistemini henüz yenileyememekle kalmamış, adamların özel sektörü de benzeri acz içinde; biletlerin ancak ve ancak konser mekanından teslim alınabileceği muştulanıyor bir zamanların –bana göre- devasa müzik dükkanında.. onu görmezden evvel sadece tınaztepe pasajının altındaki piccatura’yı görebilmiş birisi için devasaydı oradaki içerik, ama şimdi en dandik en tırt semtteki d&r dükkanı bile bu arkadaşlara beş basıyor memleketimde..

bir acayip dolu tren garına giden yeraltı geçidinde bu ve benzeri düşünceler içinde gezerken %5’lik farkın bir kısmının müsebbibi yeraltı geçidinin yanına eklenen ek galeriyi görüyorum. eski geçide oranla bomboş, nedense insanlar orayı pek tercih etmemiş, daha kazık gibi duruyor dükkanlar belki ondandır.. tren garında sosislisini pek sevdiğim mekanı arayan gözlerim ol mekan yerinde mc donalds ile karşılaşıp hüzünleniyor.. tornistan duomo’ya yönlendiriyorum kendimi, ve vardığımda bir tokat daha! meğer belli başlı katedrallere girişi de paralı yapmış aç italyan milleti! 21. yüzyılda herhangi bir turistik ziyaretim olmadığından kelli, bunun farkına 13 sene kadar geç varıyorum zira arkadaşlar 2002’den beri 5 euro ayakbastı parası alır olmuşlar duomo’ya, santa croce’ye, santa maria novella’ya.. uzun yıllardır gitmediğim camilere bu gitmeyiş vesilesiyle verilememiş cuma çıkışı bağışlarını düşünüyorum, ağırıma gidiyor elin gavuruna 5 euro vermek. zira bu paralar doğrudan vatikan’a gidecek, ve ben bunca günahıma ilave bir de elin gavurunun dininin yayılmasına yardım ve yataklık etmekten de bir kamyon dayak yiyeceğim öte tarafta.. beleşken gördüklerime sayıyorum zira hiç gitmediysem 20 kere gitmişim herbirine, dışında oturup yeni selfiler vidyolar çekiyorum kendim kendime ve konser arkadaşım mert arıyor abi neredesin diye, kalan adımları beraber sarfediyoruz santa croce’ye, oradan piazzale michelangelo’ya, yediğimiz yağmur kesmiyor bir de ponte vecchio üzerinden piazza repubblica’ya, orada yenilen öğle yemeği ardından yağmurun yaralarını sarmak üzere otele ışınlanıyorum ama ışık hızı ile değil bu ışınlanma, malesef..

iki saatlik kestirme sonrası konser kankam ve abisi ile tekrar buluşup bir iki dolanıyoruz ama elemanların toplam yaşı benim yaşımdan az ve ben onların çeyrek enerjisine sahip olsam daha iki tur dünyayı dolaşırım belki ama maalesef hücrelerim bile yaşlanmış artık, ve ayaklarım o eski ayaklarım değil çok ağrıyorlar, izin isteyip otele kaçıyorum, ağrılar içinde uyumaya çalışıyorum, nice sonra becerebiliyorum bunu..

ikinci gün yine kahvaltımsımı edip kendimi sokağa atıyorum ve bu sefer amacım galleria dell’accademia’ya girebilmek.. zor bir iş, randevu falan yaptırmak gerekiyor, ama benim yapacak başka işim ya da görecek başka müzem olmadığı için bir buçuk saatlik sırayı iki arjantinli abla ile muhabbet ede ede yiyorum ve içeri girende unutuveriyorum ablaları, zira 29 yıl önce yapmadığım en önemli işlerden biri de bu müzeyi ziyaret etmemek olduğunu hatırlıyorum.. michelangelo’nun davut’u, akşam göreceğim pink floyd’un davut’una nazire yaparcasına olanca haşmetiyle duruyor karşımda..

kısa bir öğle dinlenmesi ve öğle yemeği sonrası konser kankası ile öğleden sonra buluşması yapıyoruz ve konser alanına doğru otobüsümüze biniyoruz.. belediye otobüsleri neredeyse tekmil edirnekapı tuzla içeriğinde, ve insanlar da bir türlü arkaya yürümüyor. garbın medeniyeti bu noktada kendini gösteriyor ve şoför arkaya ilerlemeyen yolculara tek bir söz bile sarfetmiyor ve hatta hiç oralı değil.. biz de oralı olmadığımız ve otobüs içre yolcuların yarıdan fazlası pink floyd ve türevi tişörtlere sahip olduğu için sıkışıklık filan pek germiyor kimseyi ve kısa bir süre sonra mekana varıyoruz.. biletleri teslim alma sırasında mısırlı bir eleman ile hasbihal ediyoruz hatta kendisi hatırı sayılır derecede türkçe biliyor, bir dönem buralarda manitası olmuş falan, uzun süreler kalmış istanbul’da.. biletleri teslim aldıktan sonra mısırlı eleman kayboluyor ve biz görevlilere içeri nasıl girebileceğimizi soruyoruz ve bize bir sonsuz kuyruk gösteriliyor iken, daha o kuyruğun başlarından tanıdık bir eleman el sallıyor bize: mısırlı kanka meğer bir başka mısırlı kankasını önceden o sıraya sokmuş da kendisi gitmiş biletleri teslim almış, biz de ümmetçilik torpiliyle sıranın başlarına oerlikon marka elektrodla kaynaklanıyoruz vesselam!

sonrası mı? sonrası mı var artık?! İçeri girdik ve orada bir konser oldu, onun içeriğini bir başka yazıda açmam gerekiyor çünkü bu zaten şimdiden on tercüme sayfası oldu bile! sadece şunu söyleyeyim: artık sorrow’u babadan canlı canlı dinlemiş bir insanım, öyle herkesle kolay kolay muhatap olabilemem gayrı..

konser sonrası otobüs duraklarındaki mahşeri kalabalığı görünce şehre kadar tabanvay gitmeye karar veriyoruz. üç kilometre yolu üç solukta yürüyoruz, bunun içinde mardinli bir elemandan bira alıp bir meydanımsıda içmek, birayı içerken bir sümüklü böceğin ayağıma tırmanma gayreti ve bunu bilek üstü seviyeye kadar gerçekleştirmesi ve dahi yıllar önce gittiğim space disco’nun sokağına kazara girdiğimde allahın salı gecesinin sıfır ikisinde o sokakta görmeye alıştığım nitelikte iki adet svarovski kristal billurluğunda ablanın yanımdan gelip geçmesi dahil.. 29 yıl önce olsa gecenin o saatinde ben bir icat bulur ne yapar eder o ablalarla en azından sohbet ederdim, 29 yıl sonra rahmetli asit orhan’ın gemiler klibi gibi oluyor ortalık, herşey yanımdan gelip geçiyor sadece, olmayan saçlarımı yolmam an meselesi..

ağrıdan zonklayan tabanlarıma bir kez daha gün doğuyor, zira perdeler açık ise gün doğar doğmaz odada arkadaşım oluyor, öylesi bir ufka bakıyor odam ama o ufukta fotoğraflanası pek bir detay bulunmamakta, tarihi merkeze götümü dönmüşüm, kıbleyle dikey açıdayım gayri ihtiyari.. duş ve bavul toplayış sonrası son kahvaltımsı ve ardından oda ücretini kredi kartıma üç taksit yaparaktan ayrılıyorum yarısı binanın üçüncü, yarısı beşinci katında olan, aradaki dördüncü katta bambaşka bir otelin varlığından zerre rahatsızlık duymayan otelimsimden.. yine de temizdi oda, her gün çarşafları havluları değişti, odanın içinde banyosu tuvaleti vardı, varsın yatağı benim kalıptan az ufak olsun.. 29 yıl önce olsa bu bir sıkıntı olabilirdi çünkü ziyaretçisi sık olurdu odanın, mamafih artık sadece ben ve kendim yatıyorduk yatakta sarmaşdolaş..

noooo pıroblem, aslında nooooo no problem..

san lorenzo çarşısından son hediyelikleri kapıp tren istasyonundaki kitapçıya son bir göz gezdirme ve ardından havaalanına gitmek için 6 euro isteyen saygıdeğer volanbus servisine dikey geçiş.. gece vakti geldiğim için göremediğim şehrin banliyölerinde 29 yıl önceki rengi yakalayamıyorum ve bu canımı sıkıyor.. çatlak patlak birbirinin benzeri ve az önce merkezinden ayrıldığım rönesansın beşiğinden zerre nasibini almamış, bildiğin ağlayan binalar, aralarda varla yok arası kapalı nice dükkan silsileleri, ve dahi evsizler için barınaklar ve aşevleri ve bunların civarında kaldırımlarda oturan nice beyaz, kahverengi ve kara derili insanlar.. yüzlerinde hep aynı yorgun, pişman ve ümitsiz ifade.. işte bu son kısmı görmeyeydim iyiydi be firenze, merkezinle banliyönle ne güzel bir şehrimizdin sen seksenlerde..
işte böyle sevgili tahinpekmez orege.. bir kez daha eski bir güzel anıya yaklaştıktan sonra yaşanan acı ile bu satırları yazmaktayım. çok şükür ki bu anı tekrarı içinde bir david gilmour konseri barındırmakta.. bundan sonra iş seyahatleri hariç, benim için yeni olmayan bir beldeye seyahat etmeme kararı aldım. eskinin izini taşıyan şeylerle uzun zaman sonra tekrar karşılaştırmak ilk başta çok güzel gelse de, kremasına samandağı biberi boca edilmiş alman pastası gibi, önden tatlı geliyor ama hemen ardından yakıyor; ve bu yoğun yanma yüzünden hiçbir lezzet alamıyor insan..

ama sorrow izledim, baba karşımda bizzat çaldı, canlı canlı.. her gün floransa’da çalacağım desin, her gün floransa’ya giderim, o ayrı, apayrı :)


freko, vakanüvis floydian..

27 Ağustos 2015

şişkoluk

şişkoluk çok feci bişi.. yürüyemiyosun, yatamıyosun, oturup kalkamıyosun. devamlı kendi kendine yalanlar söylüyosun. yarın diyete başlicam, bu akşam yürümeye başlicam, haftasonu diyetisyene gidiyorum, bu sefer kesinkes gidiyorum 30 kilo vericem. hep yalan.

üstüne giydiklerin olmuyor olsa yakışmıyor. ortalıkta insanların "allah muhafaza" dedikleri bir modelde geziyorsun. istediğin kadar neşeli ol pozitif ol ne bok olursan ol şişkosun işte! her allahın günü yalan haberler, yok bilmemne çayı yağ eritiyor yok bilmemne geni bulundu üç vakte şişko insan kalmayacak falan filan.. daha az önce bir kapı eşiğinden az eğilip geçmem gerekti (kepengini az indirmişler) eğilmeden doğan basınçla pantolonun düğmesi koptu!

biliyorum, şişman olmak ayıp değil, günah da değil (bir takım kortizon gibi ilaçlar harici şişmanlık belki günah da olabilir, tam bilemedim) ama rahatsız edici bir şey işte. arabaya sığmıyorsun, uçağa sığmıyorsun, pantolonun yırtılıyor, düğmelerin kopuyor, her şey kötü anlayacağın. iki kat merdiven çıksam ölecek gibi oluyorum, ki vaktiyle ölmüşlüğüm de var, o yüzden hiç abartmıyorum bunu söylerken, biliyorum da konuşuyorum.

bunları yazarken kimseden tek bir tavsiye veya avutma cümlesi duymak için de bir gayrette değilim, sadece bir vakanüvis gibi, olanı yazıyorum. size bir günümü anlatayım zira neredeyse hep aynı cereyan ediyor:

sabah çok zor uyanıyorum bir kere.. eğer komşu benim alarmı duyuyorsa her gün küfrediyordur zira üç dakkada bir ertelenen sikko bir melodi insanı sinir eder, ben ise üç vakit sonra alışıyorum. altı onbeşte başlayan uyanma maceram en erken yedi otuz gibi bitiyor. acele bir duş ya da traş ya da her ikisi birden, asansörle otoparka inip arabaya binip işe geliyorum. işe gelirken yoldan ya bir simit, ya bir sandöviç, illa bir şey alıyorum, alamadıysam şirkette çaycıyı kandırıp tost yaptırıyorum.

saat oniki onbeş olunca dandik şirket karavanasını yemek için yerimden kalkıyorum. seri bir öğle yemeği sonrası işyerimize ikiyüzelli metre mesafede bulunan avmde kahve içmeye gidiyorum. bir de onun dönüşü, etti mi beşyüz!

daha sonra ufak ufak akşam üzeri oluyor, illa içimiz kıyılıyor, artık allah ne verdiyse bisküvi, gofret, az da olsa bir aburcuburu ağzıma atıyorum. aklımda hep "bu akşam siteye gider gitmez bir iki tur yürüyeceğim" sedası çınlıyor fakat saat altıya yaklaştıkça bir yorgunluk bulutu çöküyor omuzlarıma.. altı gibi çıkıp arabaya binip eve doğru yola koyuluyorum. giderken ya etsiz çiğköfte paket yaptırıyorum, ya iki üç lahmacun yiyorum, yani nereden baksan yedi olmadan ya da sekiz olmadan birşeyler yemiş oluyorum. tabi bu arada yürüyüş eve girmemle birlikte yalan oluyor ve koltuğa gömülüp salak diziler seyrediyorum. ve tabi o sırada da ya çekirdek, ya başka bir aburcubur yakınlarda oluyor.. bunca abur cubur kesmiyor, eğer yatamamışsam onbiri geçince karnım tekrar acıkıyor ve artık evde malzeme varsa tost, yok ise dışarıdan pizza (bari onu artık ince hamura söylüyorum) getirtip bi de onu yiyorum agopun kazı gibi..

e böyle yaparsan zayıflanır mı? tabi ki hayır.

"ya işte gece yemeyi kessen, günde yarım saat yürüsen" cinsinden lafları çok dinledim ve fakat kesilmesi gereken gece yemeleri değil benim kopasıca kellem bence!

ondan sonra o kız niye bana bakmadı bile? e bakmaz tabi, sen dombili hatunlara bakıyor musun? hem hatun manken gibi olsun, hem seni böyle dombiliyken beğensin.. çok nadir gerçekleşen bir durum bu.

olay sadece karı kız olaydı, problem değildi. ama en başta dediğim gibi hep yorgunluk, üstüne hiç ama hiçbir şeyin olmaması yakışmaması.. asıl dert bunlar. karı kız meselesini kendime havuç etmeye çalışıyorum ama artık ihtiyarladım mı, olgunlaştım mı ne olduysa, bünye böyle şeylere kanmıyor artık..

yüce rabbimden dileğim, bir şekilde kafama bir şimşek çaktırıp şu zayıflama meselesini başarmamı sağlamasıdır. ilahi bir kudret tarafından dürtülmedikçe, nice badirelerden sağ çıkmış bedenim şişmanlık temalı salakça bir hastalık ya da bir kaza nedeni ile dünya üzerindeki yaşamını sonlandıracak. halbuse benim için ölüm daha şatafatlı bir şey olmalı idi, skindirik bir kalp krizi ile ölürsem yuh olsun bana..

işte böyle, biterken livin' joy - don't stop movin' çalıyordu, dalga geçer gibi..

25 Ağustos 2015

ota boka para harcamak

son bir buçuk yıl zarfında aldıklarım:

ipad mini - 1200 tl
ipad klavyesi - 200 tl
ipade göre samsonite gay çantası - 100 tl
kulaklık amfisi - 150 tl
kulaklık (2. el) - 70 tl
moleskine defter - 70 tl
pebble saat - 350 tl
çekirdek kahveden yapan filtre kahve makinesi - 200 tl
çay makinesi - 150 tl
televizyon - 1500 tl
buzdolabı - 1750 tl

bunlardan televizyon, buzdolabı, ipad mini olayları bi yerde mecburi harcama kalemi gibi. ipadi neredeyse elimden düşürmüyorum ama 1200 lira verilmiş alette sadece bejeweled oynayıp feysbuk bakmak çok andavallıca geliyor, ama yine de neticede bir işe yarıyor.

ipad klavyesi aldığımdan beri toplasan iki kere falan kullanıldı. çanta üç beş kullanıldı ama konsepte alışamadığım için ööyle duruyor genelde. kulaklık amfisi desen bi heves bir kaç tur kurcalandı ve fakat o da öööyle durmakta.. 2. el kulaklık aldığım paranın en az 5-6 misli eder, helal olsun, işe de yarıyor. ve fakat moleskine defter, pebble saat, kahve ve çay makinaları bildiğin fuzuli harcama.

yani, bir buçuk sene zarfında, ya da net konuşmak gerekirse 21 ayda 1200 lirayı -neredeyse- çöpe atmışım. ayda 60 lira etmiyor, küçük freko sağolsun afedersiniz..

ulan ben de bişey sandımdı. hemen yarın şu ps4 siparişini vereyim mademse :)

freko, fuzuli işler amiri

24 Ağustos 2015

Özledik...

Sizi bilmem ama ben çok özledim Tahinpekmez'i.


Facebook'ta olmuyor, olamıyor. Canım bir şey yazmak, paylaşmak istemiyor. Burada üç beş kişi olsak da evimde hissediyorum. Rahat rahat paylaşıyorum bir çok şeyimi.

Ne iyi ettin de hiç değilse burayı canlandırdın Freko, teşekkürler.


Şimdilik bu kadar.


herkes birşeyler istiyor..

sevgili tahinpekmez orege,

yine çooook uzun zaman oldu. arkadaşlar seninle irtibata geçmek istiyor, ama benim -nedense- bir türlü elim gitmiyor.. belki de kaderin enteresan bir oyunu bu, zirvede bırakıp da gidemediğim hayat bana tabuta el verecek dördüncüyü bulmak için bekletecekmiş gibi görünüyor; ama yine de umudumu kaybetmedim.

ve fakat, ben artık farkettim ki, eskisi gibi ne yazabiliyorum ne de yazmak istiyorum. sanırım bir devirdi benim için, ve geçti gitti.. ama ne yalan söyleyeyim, yazmayı çok özlüyorum. klavyeye okadar alışmışım ki, kağıt kaleme sarıldığım her seferinde üçüncü satırdan sonra elim ağrıdı, aklımdan geçeni elimle kağıda iletmek yavaş geldi.

aklımda dağlar kadar birikmiş anılar, paylaşılacak dertler, kimbilir daha neler neler..

ama olmuyor işte, olamıyor.

bu üç beş satırı feysbuka da yazabilirdim, ama yazmadım, hatta artık pek kullanasım da yok -sözde- sosyal medyayı..

yine buradan mı devam etsek? belki mesaj fasilitesi yok, ama geri kalan herşeyi tahinpekmezin en son halinden kat be kat iyi bir yazılım işte, arkasında dağ gibi gugıl var.

de haydi, ben şu nameservere bir el atayım, tahinpekmez.org yazan eller yine karşısında iyi kötü birşey görsün, ama eski ama yeni..

frackman revolutions, doymayan pehlivan..

06 Mayıs 2015

it's alright we know where you've been..

tekrar merhaba sevgili blogspot..

yıllardan sonra, hosting işlerinden sıtkım sıyrılınca, tekrardan geldim sana, yüz sürmeye kodlarına..

arada neler neler oldu anlatsam şaşarsın, o yüzden boşver, yeri geldikçe "o diil de" deyip deyip araya girer anlatırım olanları.. özet olarak bir kere öldüm, sonra dirildim, önceki gün de sanal evladımı sanal kara topraklara verdim, gerisin geri buralara geldim.

işte böyle blogspot, yıllardan sonra, yine birlikteyiz..

hadi bakalım, ya settar!

28 Ekim 2006

one of these days, i'm going to move the site in another place..

bilenler biliyor, aylardır söz veriyoruz, ha şimdi ha yarın valla bitti derken o kutlu gün kapıya dayandı!
akşama sabaha kabilinden bir süre içinde, pek saygıdeğer www.bluehost.com dahilinde bize ayrılmış köşemizde paşa paşa oynayacağız, çılgın atacağız, at binecek kılıç kuşanacağız falan.. ve fakat arada bir takım enteresanlıklar oldu, tek tek anlatmaktan yoruldum, buradan bir basın açıklaması yapayım istedim:
bildiğiniz gibi, son üç beş gündür adres satırına www.tahinpekmez.org yazan bünyeler http://searchyouneed.info/search.php?q=nerde&ref= gibi bir yere yönlenmektelerdi (sıklıkla ben dahil).. bunun sebebi, varolan datayı düzgün bir şekilde yeni yerimize export edebilmek gayesiyle siteyi iki saatliğine kapattığımızın akabinde, bir de baktık ki frackman.blogspot.com adlı yer biri ya da böyle işler için yazılmış bir program tarafından register edilip bu salak arama sitesine yönlendirilmiş idi.. saygıdeğer coderimiz merlin hemen frackmanr.blogspot.com adresini alıp tüm veriyi buraya yönlendirdi, ve dahi geçici olarak ana sitenin adresini de buraya akıttı.. bayram seyran demeden turkticaret.net'in kapısını aşındırdık, yeni yönlendirme hadisesini de devreye soktuk, bilen bilir anca bugün iş bitti..
halihazırda tepede frackmanr.blogspot.com adresini görmekteyseniz de, bu artık süper geçici bir durum, dediğim gibi, akşama sabaha dilediğinizi arayıp bulabileceğiniz, yazmak için başka bir browser ekranına ihtiyaç duymayacağınız, inceden profil şekillendirip diğer üyelere "öyle değil o baboli, vıdı vıdı" şeklinde mesaclar atabileceğiniz (hamburger teklifi ikinci bir emre kadar ayıptır:)) bir mekanımız olacak..
merlin kişisine şimdiden huzurlarınızda verdiği sözü layıkıyla tuttuğu için teşekkür ederim.. şekilde şemalde ilk başlarda primitiflik olabilir, lakin aramızda nice eli maus tutan vatandaş mevcut, "abi şurası şöyle olsa böyle olsa" diyenlerin teklifleri anında işleme tabi tutulacak ve site günden güne daha prezentabl hale gelecektir, frekonun sözü bu!
daha kral bir ortamda, birlikte coşabilmek ümidiyle,
frackman revolutions, tükürdüğünü yalamayan adam..

20 Ekim 2006

vioser hijyenik ürünleri!

yeni bir kadın pedi markası bu, ya da otomatı, ne bileyim işte böyle bişi, malum yer olağan arızası için gerekli ara ürünleri sağlama şeysi bu..

lakin mühim olan, abilerin yaptığı / yaptırdığı site, hatta o da değil, ilk açılışta üst kısımda çıkan flaş animasyon..

mozilla kullanıcılarının ad bloker uygulamasını açmasını ya da çıkan play tuşuna tıklamalarını tavsiye etmesem de, ben bunu dedikten sonra tıklayacaksınız nasılsa.. rep bey biraderimiz gösterdi de oha oldum, sizi de ohannesburger edeyim istedim..

aha da link: http://www.vioser.com.tr

vallahi bravo, ilk defa bir görselde böylesine delikanlı olunmuş, iyi anlamda:)


50 kommentten aşağı kırarım bu postu, repleri görelim:)

kan şekeri hiperaktif çocuktum ben gribal enfeksiyon olduğumda

Selam:)

Hav meni taymdır gayet uyuz edici, incik cincik bir iş aldığımdan ve bu işi bitirmek için hemi evde hemi işte sabahladığımdan ve aynı zemanda oruçtu sahurdu karmaşası içinde bulunduğumdan tahinimin pekmezimin yüzünü göremez olduydum. İşi teslim edip cuma ödemelerini büyük ölçüde yapınca hafiften bir gevşeyip siteye girdim. Öncelikle insani bir borç olarak google reklamlarına dıhladım her zamanki gibi..Yalnız bir acaiplik var ki bende midir ortamda mıdır bilmiyorum, en tepedeki reklamlardan (Ramazan'ın da etkisiyle) "islami chat" yazana tıkladım vefakat açılan linklerden İzmir'den arkadaş bulma sitesine kaydım ki içerisinde boncuk gibi hatunlar vardı..Sonra oruç olduğum hatırıma geldi, siteyi sık kullanılanlara ekleyip bayram sonrası İzmir kızlarına musallat olmak üzere kapattım pencereyi..

Yazının başlığı dikkatinizi çekmiştir veya merak uyandırmıştır..Yani inşallah öyle olmuştur. Niye durduk yerde böyle bir başlık attım, aşağıya buyrunuz.

Milletçe bazı şeyleri moda yapma , hatta deyim yerindeyse patlatma huyumuz var..Video dönemlerini bilenler bilir, herkes kaset manyağı olmuş, her semtte iki üç videocu açılmıştı...Zaman zaman bir marka, zaman zaman bir kelime vs..Hülya Avşar bir başlık giyer, ertesi gün İstiklâl'de vitrinlerde "Hülya Avşar başlığı geldi" yazar falan..Toplumsal alışkanlıktır, sana nedir deyip geçebiliriz buraya kadar ama işin bir garip boyutu da var.Biz hastalıkları da moda yapıyoruz yahu..

Bir arkadaşına soruyorsun misal "bugün biraz yorgun görünüyorsun hayırdır" diye..cevap: "ay kan şekerim düştü biraz, ondandır".. Allah Allah.. Benim bildiğim şeker tahlili, sabah aç karnına yapılır, ya o el kadar cihazlarla ya da laboratuarlarda..Ama biz aşmış milletiz ya, şöyle içimizi dinleyip "hımm, kan şekerim düştü" diyebiliyoruz..Yeni çıktı bu türkü..Eskiden insanlara sordun mu ya "başım ağrıyor" ya da "üşüttüm galiba" derdi..Peki şimdi? Olur mu canım, ya "migreniniz" vardır ya da "gribal enfeksiyon"..Nezle deyip sosyeteye rezil mi olalım? İkisi aynı şey değil mi? Ben emin değilim valla.Eğer doktor değilseniz sizin için farketmez nasılsa, ikisinde de sümüğünüz akıyor sonuçta. Ha ille de ayrım yapmak gerekirse biri nezle biri gripti eskiden. Şimdi öyle değil ama..Gribal enfeksiyon.. Ne kadar gavurca olursa hastalık o kadar önemli, siz de o kadar ilgiye muhtaç mı oluyorsunuz, anlamıyorum ki..

Eskiden bizim çocuk çok yaramazdı..Peki şimdi? Hahaayt.."ay bizim çocuk aslında yaramaz değil, hiperaktif şekerim"..Çocuğu misafirlikte biraz koşturup gürültü yapan her anne babanın ağzından bunu duymaya başladık. Niye? Benim bir doktordan dinlediğime göre hiperaktivite, basbayağı bir hastalık. Öyle zırt pırt görülen birşey de değil üstelik. Aslında çocuğun canavar olma hali..Fakat ille de kendimizi önemli hissettireceğiz ya "ay bizim çocuk hiperaktif valla,naapsam doktora mı götürsem ki" Ben bunu diyenlerin çocuğunu doktora götürdüklerini hiç görmedim..

Hülasa, sırf insanlar ilgi göstersinler diye kendimize abuk sabuk hastalık isimleri takıyoruz..

Eski insanlar ne kadar rahattılar oysa..Çocuk yaramazlık yaptı mı poposuna iki şaplak atarlar, başları ağırırsa biraz kesmeşeker alır veya aspirin sallar, burnu aktı mıydı annesi limonlu ıhlamur kaynatır, içerdi mis gibi..

Askerliğimi Diyarbakır'da, şu an Genelkurmay Başkanı olan paşamızın korumalığını yapan bir karakolda yaptım. Paşa, askeri hastanenin fakir halka bedava sağlık hizmeti vermesini (haftada bir gün) ve yine bedava ilaç dağıtmasını emretti..Mekan bizim karakol, karakolda olayın organizasyon sorumlusu bendeniz. 7 ay boyunca yaklaşık 5 bin kişiye hizmet verdik. O hizmet sırasında yarısı Türkçe bilmeyen ve gerçekten ve maalesef fakir olan vatandaşlarımız "neyin var" sorusuna hep şu cevabı verirlerdi: "başım ağriy, belim ağriy, her tarafım ağriy"..Niye hep aynı şeyi söylerlerdi? Çünkü bir öncekinin bunu söyleyip muayene olduğunu öğrendiği için, devlet kapısından dönmesin diye, ezberlerdi bu şifreyi ve zaten kıt bir Türkçesi olduğu için (yarısının hemen hiç yoktu, tercümanla anlaşıyorduk) derdini bu cümleyle ifade ederdi..

Onun "başım ağriy"'si neyse sizin migreniniz de kan şekeriniz de aynı, hiç kasmayın boşuna:)

öpmişumdur

bir milyar altıyüzelli milyon dolarla yapılabilecekler silsilesi..

evsahbimiz gogıl, geçende allahın dandik yuutub denen sitesine buna benzer bir rakam verince bende de şafak attı.. arkadaş, siteyi açalı dokuz ay olmuş, ve bizim de ufak ufak suyumuz ısınıyor olmalı.. tabi ki o rakamı hayatta kabul etmem, beş milyar dolardan bir sent bile aşağı olmaz ama, yani nası desem, para böyle milyar dolar mertebesine ulaşınca, biri de beşi de aynı kapıya çıkacağından, postu fiziki gerçeklik üzerine oturtayım istedim..

öncelikle gogıl böyle bi para attığı vakit önümüze, hepsinin üstüne görmemiş gibi atlamıyoruz, veriyoruz parayı nobelli bir matematikçi tutuyoruz, kontribütörlerin bugüne kadar olan katkılarını satırı satırına hesaplıyor, ve her kişi için 1.650.000.000 $ / x oranını belirliyor.. e tabi ki postların büyük çoğunluğu benim olduğu için aslan payı civarı bişi indiragandi oluyor -kafamdaki meblağ 300 milyon $ civarı, üstü sizin olsun, size bişey olmasın- ve direk aşağıdaki mekana kütüğü aldırıyoruz:


görmekte olduğunuz bu yeryüzü cennetine 70 milyon doları bastıktan kelli, kalan paranın bir kısmıyla ukraynada bir belde ile güzel bağlantılar kuruyor ve ayda bir adamıza charter seferi koyduruyoruz.. airbus a 330 modeli uçaklarla o beldenin insanları bu beldeyi görmek, dinlenmek, eğlenmek maksadıyla geliyorlar, bu sırada halihazırda adada bir ayını doldurmuş olanları geri dönüyor.. o namussuz uçak her halükarda 300 beden taşıyabiliyor, oyy oyy oyyy sayın seyirciler:)

kendi yağıyla kavrulmak isteyen tahinpekmezciler için adres verelim:

www.privateislandsonline.com

şimdilik bukadarla bırakalım, gerisini coştukça komente yazalım, ayrıca katkısı olan boş durmasın diyor yerli lostta birlikte kaybolalım istiyorum:)

freko, grip mikrobu yüzünden ne dediğini bilmeyen kimse..

17 Ekim 2006

once upon a time in the west..

altıyüzüncü official post yine dükkan sahibine nasipmiş, ne diyelim, bize bişi olmasın diyor bu güzide anı gene muhteşem bir dire straits şarkısı ile taçlandıralım istiyorum, ya settar..

özellikle 13 dakikalık alchemy live versiyonuyla gönüllerde taht kurmuş bu eser, aslında bir noktaya kadar gözlerimizde çalıların uçuştuğu gün batımı sahneleri akıtıyorsa da, şahsım adına mark knopfler'ın bizim adımıza hayatla yaptığı ve her zaman kaybedilen düellonun gitara strata dökülmüş halidir.. bunca strat hastalığımız gün gelecek bize isim benzerliğinden sırat köprüsünde kolay bir geçiş için torpil olacakmıdır, an itibariyle soru işaretidir..

ve fakat sırat öncesi ya da sonrası, oraları çok iyi çalışmadım bilmiyorum, elbet ya kabirde ya da gayya kuyularında bazı vicdani problemlerin kaynar katran çıktılarıyla hemhal olacağımız bir muhakkak.. kaldı ki, etten kemikten dakikaları kaldırıp kaldırıp çöpe attığımız bu non fermente yaşam formumuzda dahi, üzerimize damlamasa da içimizden akıp ciğerimizden buharlaşabilmek için gedikler aramakta, bulamayıp kana karışarak en nihayetinde yüreği sıkıştırmakta, oradan aldığı ivme ile de beyini talan edip yıllardır her geceyi uykusuz kılmaktadır bu katranımsı vicdan.. hataların bir bileşkesi bir hayat, ve anlamamakta gayretkeş bir ruh, anima, aura, adını sen koy..

en kahraman gözükenin de en alçak satıcıdan farkı kalmadığı anlar olmuştur hayatında, belki hiç hatırlamak istemediği, ancak uyuduğunda karabasan formunda gelip yanına kıvrılan, sabah ezanına kadar ve bazen ondan da öte, dürtüp duran, uyutmayan anlar; ve hayat bunlarla yüzleşmeyi en gerektiren yaşam formudur.. belki de flatliners filmi ambiansıymışcasına, birşekilde gün gelir yaptıklarının ya bedelini ödersin, ya da helalleşirsin; başka yöntemi yoktur gözü kapalı huzur içinde ölebilmenin.. sen yaşamaktan vazgeçsen bile geçmişin hayaletleri seni kovalamaktan vazgeçmez, ya bu kapının ardında, ya bir otobüs durağında, en olmadık yerde gelir seni bulurlar.. önemli olan, hayalet(ler)in seni bulduğu vakit, vaktin çok geç olmamış olması, ve yeni bir hataya düşmemen için yeterince büyümüş, öğrenmiş, örselenmiş olmandır..

tecrübeler acıdır, tecrübeler acıtır, ama büyümenin bir başka yolu henüz keşfedilmemiştir.. yeterince acımışsa canın, bir daha acımaması için içgüdüsel olarak doğru olanı yaparsın, hayalet buhar olur gider, sen bir katran kazanının daha kapağını örttüğün için rahatlarsın, bir sonraki kazan kafandan aşağı dökülesiye hayat normal akışına girer..

fakat henüz yeterince acımamış canlar, can acıtmanın ne kötü olduğunu bilmediklerinden, yakmaya devam eder; belki istemeden, ve fakat olası katran kazanlarının ateşine yeni odunlar atarak, ateşi harlandırarak kendi karanlık gecelerini daha karartır, uykusuz sabahlara yenilerini rezerve ederler.. elbet onlar da öğrenecektir gün gelip, kurtulacaklardır bu illetten, bir gün, evet..

oh yeah, once upon a time in the west
oh yeah, once upon a time in the west
oh yeah, once upon a time in the west

14 Ekim 2006

kurtlar vadisi reloaded!

bir hasret sona eriyor, senaristler tekrar kafayı çalıştırarak vadiyi hayatımıza sokuyorlar.. vadi gitti gideli aklımızı alan lost'tu, battlestar galactica'ydı, ne bileyim türlü türlü gudiklikten kurtulacağımız günün tarihi ocak ayına isabet ediyor..
vatan gastesinin duyurduğu habere göre, dizinin "hayatta kalan" oyuncularıyla toplantı yapılmış, birşekil oturtmaya çalışmışlar.. müge anlı'nın saydığı isimler şunlar: Polat Alemdar, Halo, Abidin (cezaevinde), Deve Tuncay (cezaevinde çıldırdı), Memati, Güllü, Erhan, Abdülhey, Ömer Efendi ve Nazife Hanım, Elif’in annesi, kardeşi Eren, Safiye Karahanlı, Hikmet, Nevzat, Nesrin (İsviçre’ye gitti), Canan (avukatlığı bırakıp yurtdışına gitti)..
sayın anlı'yı kınıyoruz.. orada bir yerlerde koskoca Şahin Ağa yatıyor mapus damında.. tek başına konsey olur, vadi olur, eser gürler ululardan bir uludur..
kurtlar vadisi ırak garabetini temizlemek için bulunmaz bir fırsat yakalayan yapımcı firmaya, "pana film, şahin ağa'yı unutma, yoksa biz seni zaten unuttuk" diyor saygılarımı sunuyorum..
saygıdan sonra, bir şahin ağa aforizması apartayım, arif olan anlasın:
"reple gelen rüzgarla gider!"
freko, bir bilen..

13 Ekim 2006

tahinpekmez eliyle, şehremanetine açık mektup..

sayın belediye başkanım,

bu mektup açık mı olsun kapalı mı olsun, yoksa ucunu yakayım da mı yollayayım, karar veremedim.. lakin daha önce çok çok sayın bir okadar da ulu Vali hazretlerine açığından yazmıştım, sağolsun alakadar oldu, işimizi çözdü, beş duyunun hepsinin maksimum haz aldığı bir konseri sayesinde izledik.. belki bu da işe yarar..

evet, bir seçmenim, vergimi ödüyorum, her allahın günü daha çok vergi kaynağı yaratabilmek için de işime gücüme gidiyorum.. lakin son birkaç yıldır bu işe gidip gelmeler bir ızdırap haline dönüştü.. sebebi, oyumuzu esirgemediğimiz siz ve pek sayın kadrolarınızın bir üç beş derken an itibariyle yüzlerce, binlerce noktada inşaatlar, yollar, tüneller, üstgeçitler, şunlar bunlar yapıyor olmanızdır..

istanbul büyük şehir, ve her geçen gün daha da büyüyor, ne yol yetiyor ne altyapı, ve bunların yenilenmesi, geliştirilmesi gerekiyor, tamam.. anlamadığım konu, 36 senedir türlü belediyelerin icraatlarına yaptığım şehadetler arasında, böylesi bir coşkun harekat olmayışıdır.. bukadar çok işi bir arada götürebilmek tahminimce muazzam bir kaynak gerektirmektedir.. iş gücünü şunu bunu saymıyorum bile..

bu mektubun sonunu nasıl getireceğim bilmiyorum, çünkü söylemek istediğim okadar çok şey var ki, bir konu bütünlüğü yakalayabilecekmiyim, orası meçhul.. ben gene de, hafif hafif sıralayayım sorularımı:

bukadar çok inşaatı aynı zamanda yapmak nerden aklınıza geldi? aksakallı bir dede rüyanıza girip, "oğulll bu şehre haybeye 'taşı toprağı altın' denmemiş, kaz bakalım ne bulacaksın"mı dedi, yoksa bilmediğimiz başka bir duyum sonucu mu böylesine hummalı bir çalışma içindesiniz, nedir.. yok, eğer kazdığınız yerden altın / hazine falan çıkmıyorsa, bunca inşaat için gereken kaynağı nerden buldunuz, nasıl finanse ediyorsunuz, daha da açık tabiriyle, dayınız kimdir? hadi diyelim parayı başkent verdi, "imar ya şehremini" dedi, siz de orayı granit yapayım, yok olmadı bakalit yapayım, bu da yetmedi beton dökeyim zihniyetiyle üzerimize çöktünüz; peki olası bir ekonomik krizde zaten gayet oynak -volatil- olan kurların bir gece içinde üçe katlanabildiği bir ülkede, böyle pilav gibi yayılma politikasına nasıl cesaret ettiniz? de ki dolar yarın sabah 3 lira, o işleri nasıl devam ettireceksiniz?

bunca işi bir arada verdiniz, ve bunların ekseriyeti müteahhit / taşeron firmalar tarafından yapılmakta.. tüm bu inşaatların hepsini kanunların emrettiği ölçüde denetlemede yetkin ve etkin kadrolarınız varmıdır, vardı da bunca senedir nerelerdeydi bu adamlar, yeni mi işe aldınız, mühendislik fakülteleri belediyeye kontrolör mü yetiştirmektedir, bizim dayıoğlu işsiz, inşaat mühendisi, açıkta kadro varsa sokarmısınız.. eğer mevcudunuz yetersizse, müteahhit firmaları çayıra saldınız da -evet kesinlikle- mevlam mı kayırıyor vergi mükellefinin paralarının çarçuriyet katsayısını?

zibilyon tane firma adı okuyorum yollarda, hede inşaat, hödö inşaat, şu bu.. ve tüm inşaatlarda aynı laf: "verdiğimiz geçici -bana sorsan çoktan kalıcı oldu- rahatsızlık için özür dileriz, hede inşaat ve istanbul belediye başkanı".. tüm bu firmalara ortakmısınız, yoksa danışmanmısınız, niye isminiz birlikte geçiyor? ayrıca sizin, ailenizin, belediyedeki kadrolarınızın, partiden dostlarınızın bu taşeron firmalarla herhangi bir bağı olmadığını, olsa olsa isim benzerliği olabileceğini kanıtlarıyla birlikte yayınlayabilirmisiniz? benim aklıma bişey gelmedi ama, millet söylüyor, ben de kıllanıyorum ister istemez..

şahsım adına en can alıcı konuya geliyorum: sayın başkanım, aynı yol / sokak falan, üç ay beş ay bilemedin bir yıl içinde, neden bir kez kazılıp kablolar yeraltına alınır /asfaltlanır, sonra asfalt beğenilmez kaldırımlarla birlikte tekrar sökülür ve bir daha yapılır, ardından da komple yol sanki havaya uçurulmuşcasına delik deşik edilir de kanalizasyon künkleri değiştirilir? bahsettiğim yer afrikanın balta girmemiş ormanlarında değil istanbul güneşlidedir.. bu örneği minimum 100 başka örnekle geliştirebilir, tüm "ya orda öyle bi hata oldu ama hallettik eheh" çabalarınızı boşa çıkarabilirim.. acaba, başımıza geldiğiniz günden beri, yapılan her bir kazı, tamirat, bilmemne, hertürlü çalışmanın tarihi, sebebi, kazılma ve kapanma tarihleri, sonradan neden açıldığı, hatanın kimde olduğu, nasıl tazmin edildiği, hata planlamanızdaysa müsebbiblerine nasıl ceza verdiğinizi, tüm detayıyla yayınlayabilirmisiniz?

özel sektör çalışanı olduğum için, şirketin bir liralık kaynağını haybeye kullandığım tespit edilirse bu önce maaşımdan kesilir, tekrarında iş akdim feshedilir, hem de tazminatsız.. üç yıldır her allahın günü çektiğimiz çilelerin tazminatını hangi merciden alabilirim? tüm bu sorulara verecek olduğunuz yanıtları tazminata sayacağımı, eğer alamazsam bir sonraki seçimde oyunu size vermeyecek milyonlardan biri olacağımı bu vesileyle beyan ederim.

en derin saygılarımla,

frackman revolutions


12 Ekim 2006

pamuk orhan - lokman hekim gelse yaram azdırır..

bir nobel barış ödülü daha, acısıyla, tatlısıyla bağlandı ve bitti sayın seyirciler.. bu sene ipi göğüsleyen kişinin adı renkli türkçe, ve hatta benimle aynı coğrafyada yaşıyor, aynı oksijeni yakıyor, sıçtığımız aynı marmaraya gidiyor, ve hatta aynı nüfus kağıdına, pasaporta sahibiz (onunkisi yeşil olabilir, ve hatta artık ödülü var kırmızı bile verebilirler, no problem)..

bu bir garip freko kardeşiniz, kimi postlardan da bileceğiniz üzere, uzun yıllar memleketi yabancıya tanıtarak ekmeğini kazanmış bir kimsedir.. yapılan muhteşem dış tanıtımlar sonucunda, memlekete gelen eksiksiz her yabancının "develer nerde, senin kaç karın var, çöl ne taraf" gibi sorularına maksimumu bir hafta süren cevap sekansları sonrası memleketine bu ülkeye tekrar dönmek üzere gitmesini sağlamış bir yurdum gönüllüsüdür.. göze çarpan her boku bir kisveye büründürüp allamış pullamış, ve fakat yıllar geçip büyüdükçe, ve kendi gerçeğini kabul ettikçe, kafileyi fatih'in enteresan yerlerinden de geçirtmiş, konya'nın çingene mahallesinde bildiğin toprak damlarda oturanları da tanıtmış, ve fakat tüm bunları memleketin gerçekleriyle açıklayarak ecnebinin bakış açısını dardan geniş açıya almayı başarmıştır.. buradan "hadi lan herifleri kandırıp kandırıp sattın halıları, karıyla kızla gezdin allahsız" adam diyenleri duyar gibiyim, lakin tek bir allah kulunu kandırmışlığım, tek bir ecnebi huriyi sarhoş edip yatağa atmışlığım yoktur, kalıbımla temin ederim..

şimdi tüm bunlar, binlerce, onbinlerce, yüzbinlerce (milyon karıştırmiyim, emin değilim) vatan evladından birinin yaptıkları.. ve bu kişi(ler) hiç üzerlerine vazife edilmediği halde bu işleri yapar, sonra bir sebeple ecnebi memlekete gideceği vakit vize kuyruklarında can çekişir(ler)..

öte yandan, pamuktan müteşekkil orhan kardeşimiz, üç beş kitap yazar, karizma yapar "kitaplarımı dolmakalemle yazıyorum" diye, şahane bir hayatı vardır şişlide nişantaşında bir apartımanda büyür, ki o vakitler bunlar yok ise halin haraptır, şimdilerde yalıdan boğaza bakar artık ne içer ne içmez bilemem okadar tanışıklığımız yok, sonra benimle aynı memleketin suyundan içmiş aynı kaldırıma -ara sıra- basmış bu adam, kalkar gider yabancı ellerde, "türkiye'de şu kadar x bukadar y cinsinden insan öldürüldü" der, nobele aday gösterilir, bir tur pas geçilir, ertesi sene, tam da fransa meclisinin ermeni soykırımı yok diyeni içeri atmayı kabul ettiği gün, bunu perçinlermişcesine ödülü veriverirler kucağına..

nobel ödülünün ne olduğunu belki bilmeyen vardır, bir kısa geçelim: alfred nobel diye bir eleman, trinitrogliserini bir şekilde kuma emdirmeyi başarıyor, bundan dinamit üretiyor, bu sayede zibilyon tane insan ölüyor, fakat alfred abi çılgın bir servet yapıyor.. bu servet zamanla her zenginde olduğu gibi alfred abide de vicdan yapıyor ve neticede abi nobel vakfını kurup varı yoğu buraya bağışlıyor, paralar ilimde fende edebiyatta barışta güzellik yapan insanlara dağıtılsın diye.. toprağı bol olsun, ahmet kaya güzel bir şarkısı içinde aynen şöyle derdi: "bu ne yaman çelişki anne.."

şimdi iki durum var.. pamuk orhan, eğer benimle aynı öze gerçekten sahipse, diyecek ki bir gaflet anımda dedim onu, ve fakat istemiyorum, kanla gelen ve kan için verdiğiniz ödülü götünüze sokun.. ya da gidecek alacak ödülü, böylece bura kimliğine fasaryadan sahip olduğunu ispatlayacak, sonra ne yüzle, ne hakla vatana geri dönecek, yalısında boza içecek, kestane kaynatacak, mısır patlatacak..

mehmet aurelio da tc vatandaşı, ve fakat oldu olalı 4 milli maça çıktı, henüz gol yemedik..

elin brezilya dönmesi şoparı senden daha çok işine yarıyor memleketin orhanım, sen nerenin dönmesisin ki bu kadar içimizdenken böylesine habissin?

senin kitap diye yazdığını ben domatese kesekağıdı yapmam diyor saygılarımı sunuyorum..

Fransa - Ermeni Soykırımı Yasası - Boykot

Bugün kabul edilmiş yasa ikiyüzlü Fransa'nın gerçek yüzünü göstermiş yasadır.

Şimdi merak ediyorum Türkiye olarak ne tip tepkilerde bulunacağız. Tanzimattan bu yana Fransa herşeyiyle bu topraklara gözünü dikmiş ve öncelikle Osmanlı'yı içerden çökertme işini başardıktan sonra Türkiye'de yoğun bir Fransız lobisi oluşturmuştur.
Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı talanlarından önce eğitime gözünü dikerek zilyon tane Fransız okulu açılmıştır. Ağaç yaşken eğilir mantığıyla. Bu konuda yalnız da değildir ama Türkiye'de en fazla Fransız okulu bulunur. Sonra Lozan'da bu okulların geleceğini garantiye almış ve ülkelerine geri dönmüşlerdir. Çocukluktan yetişkinliğe geçiş döneminde öğrencilerine bunu aşılamayı da öyle iyi başarmışlardır ki, şu anda adını vermeyeceğim bir cemiyet başka bir alanda başarılı olmak için halen ayak oyunları çevirmeye devam etmektedir.
Böyle 60'lı 70'li senelerde fransız müziği, fransız sineması, fransız mutfağı, fransız modacısı hastalıklarını iyice içimize sokmuştur.
(ne müziğini dinlerim, ne filmini izlerim ne de yemeğini beğenirim. modacı konusunda da evet başarılıdır ama dizaynlarını başka milletlerden soyunu kırdığı ya da asimile ettiği insanlar yaptıktan sonra adı fransız olmuş.)
Sanayide, ticarette başlamış içimize girmeye bu hastalık. Politikamızın, politikacımızın içine bulaşmış. Sosyalizmin, demokrasinin ve laikliğin tek savunucusu örnek ülke Fransa olmuş. (vay vay vay... o yüzden nice arkadaşım buradaki fransız okullarından mezun olup Fransa'ya üniversite okumaya gittiklerinde arkalarına bakmadan geri dönmüşlerdir, müslüman/türk oldukları için yapılan ayrımcılıklara dayanamadan.)
Zamanında acaba bu işin içinden nasıl çıkılır diye düşündüm. Misal nasıl olsa Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı'yı reddetmiş ve topraklarından sürmüş bir ülke olarak bu tartışmalardan "varsa da bizi bağlamaz" diye sıyrılabilir miydi? Ama sonra hangi ülke hangi imparatorluk hangi zamana bakıp kaç kişinin öldüğüne göre bir takım hesaplar yapılmalı ve herhalde öyle bir durumda en yumuşağı Osmanlı kalacağından kimseye gelmez böyle sıyrılmalar.
Bir de anlamadığım madem biz bir ırkın soyunu kırdık ben nasıl Ermeni iş arkadaşımla güle oynaya yemeğe gidiyorum? Neden beraber aynı mahallede oturan Türk Ermeni Rum vs insanlar birbirine türlü pislikler yapmıyorlar da birbirlerinin düğünlerine, cenazelerine gidiyorlar? Ekmek, yağ karneye bağlıyken neden bir evde toplanıp bir tencereden yemek yediler? En önemli futbol takımlarından birinin baş amigosu nasıl Ermeni olur?
Bu ülkede var olmayan bir düşmanlığı içimize sokmaya çalışıyorlar. Umarım bu oyuna milletçe gelmeyeceğiz.
Peki o günden bugüne Fransa konusunda hangi noktaya geldik ve neleri boykot etmeliyiz? Milli boykotlara genellikle karşıyımdır. Özellikle internet yoluyla Amerika'yı boykot mesajlarını şahsım adına abesle iştigal olarak görüyorum. Çünkü bir şeyi boykot edeceksen onunla ilgili hiç bir şeye temasın olmamalı. Bakalım biz Fransa ile ilgili nelere temas ediyoruz (Allaha bin şükür bu teknolojiyi Fransızlar icat etmedi... zaten bir fransız icadı da aklıma gelmiyor nedense)
  • fransız okulları: çocuklarınızın kaydını alabilecek misiniz o okullardan?
  • fransız şarabı: alternatifi çok.
  • fransız arabaları: renault'un pazardaki payını düşürme ihtimalimiz var mı milletçe?
  • fransız şirketleri: hadi ben bu ülkeden gelen parayı istemiyorum diyecek misiniz?
  • fransız sempatizanı arkadaşlarınız: görüşmemeyi başarabilecek misiniz?
  • fransız kozmetik ürünleri: bu mesela benim için çok zor ama deneyeceğim. peki ya siz?
  • fransız sineması: beyoğlu euroimage sinemasının fransız-ermeni lobisi kaynaklı olduğundan haberiniz var mı? amelie vs filmleri ilk 10'dan çıkarabilecek misiniz?
  • fransız mutfağı: o mutfakta çiğ etten başka ne var onu bir bilsem zaten.
  • fransız sporcular: geneli asimile edildiğinden bir kısmını ayrı tutabilirsiniz ama Barthez'i alkışlayacak mısınız?
  • fransız giyim markaları: allaha bin şükür italyan ve ispanyollar daha revaçta son zamanda.
  • fransa'ya gitmek: balayı vs vs için fransa yerine başka bir yeri tercih edebilecek misiniz?
  • fransız hardalı: dijon hardalı etinize sürmekten vazgeçebilecek misiniz?
  • french toast: yumurtalı ekmeği annenizin usulü pişirip üstüne pudra şekeri serpmemeyi başarabilecek misiniz?
  • french kiss: sevgilinizi öperken dilinize hakim olabilecek misiniz? (aha da fransız icadı bu olsa gerek)
  • fransız yazarlar: konuşmalarınızda onlardan alıntı yapmayı kesebilecek misiniz?
  • fransızca kelimeler: fransızca konuşuyormuş gibi yapmamaya başlayacak mısınız?
Yukarıdaki soruları evet diye cevaplandırıyorsanız boykota hazırsınız demektir. Düşündürücü olduğu kesin. İşte şimdi benim aldığım bu Reanult marka arabanın yapıldığı yerde binlerce aile geçim sağlıyor diye düşünebilirsiniz. Ama paranın büyüğü kime gidiyor? Avrupa Birliği'nde Fransa bırakın Türkiye'yi Almanya'yı bile istemez büyüklüğünden ötürü. Asla Avrupa'ya egemen olamamanın ezikliğini yaşamış tarihi boyunca. Bir çok ülkeyi talan etmiş ve asla egemen olamamış. Böyle sinsi bir şekilde parazit olarak kalmış. Hala onun ezikliği sürüyor. Derler ya sinek küçüktür ama mide bulandırır diye. tüm dünyada sevilmeyen bir millet varsa o da bunlardır. Hiç kimse demez Norveçli'den hazetmem, Polonyalı'dan hoşlamam diye. İlk akla gelen Fransızdır, Fransa'dır. Neden acaba?

Kralın Dönüşü!

11 Ekim 2006 Türkiye - Moldovya maçını ben ve benim gibi ekranlarına kitlenmiş milyonlar büyük bir çoşkuyla izlediler. Maç için denilecek söz yok herkes takım halinde varını yoğunu ortaya koydu, burdan Rüştü'ye, Sabri'ye Servet'e Gökhan'a İbrahim'e Hamit'e Mehmet'e (Aurelio), Arda'ya, Gökdeniz'e Tuncay'a Tümer'e Nihat'a ve Halil'e Türk halkı adına sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Teşekkürü sunmadığımız bir isim kaldı onu bilerek sona bıraktık.Kral HAKAN ŞÜKÜR kral olduğunu 4 golle tescilledi kaçanları da saymıyorum. Kendisine yapılan onca şereften yoksun eleştiriye rağmen Milli Takım rekorunu bir golle kaçırdı (bir maçta en çok gol atan futbolcu rekoru) Tek merak ettiğim yarın gazeteyi aldığımda ona hunharca saldıranların (dikkat edin eleştiri demiyorum, tabiki de futbolcu eleştirilecek ama linç kampanyaları eşliğinde değil) o meşhur şapkalarını önlerine koyup koyamayacaklarıdır, kim ne derse desin hakan şükür bu gece onların kanat'larını yolmuşdur. Hakan yaptığı patlamayla bunların dillerini bir tarafa kaçırmışdır. Kazanan sadece kendisi değil Türkiye olmuşdur. Allah'a şükür Hakan Şükür...

10 Ekim 2006

gökten yağmur değil, sevgiler yağsın..

dün akşam haberlerde gösterdi, ben de milliyet'te linkini buldum, şirin ilimiz bursa'da vatandaşın kafasına apartmanın ikinci katından travesti düşmüş -gülmüyorum, ciddi duruyorum-..

şimdi, bu güzide ilimiz, taş fırın erkekleriyle ünlü bir beldemizdir.. koçyiğitler, küheylanlar hep bu şehrimizden çıkmış olup, en son fenerimi de şükrü saracoğlu'na gömen bir takımın anavatanıdır bilakis..

ama, bu durumda inceleyeceğimiz konu, tam da şu deyimi hatırlatmadı mı size ey tahinpekmez cemaati:

"gökten .m yağsa bizim kafamıza ..rak düşer, o da yerden seker ..tümüze girer!"

böyle doğan görünümlü şahin gibi, kadın görünümlü erkek, vatandaşın başına düşüyo.. ve bu iş, ne hikmetse, bursa gibi, yiğidin harman olduğu bir beldede gerçekleşiyo..

lan yoksa ben yanlış mı biliyorum, sanat güneşimiz çorumlu değilmiydi.. hmmm..

bursa'lı tahinpekmezciler için, c and c music factory'den gelsin: things that make you go, hmm!

diğer tahinpekmezciler için de link verelim: bahtsız bedevi

freko, cnn altyazı geçmiş sempatizanı

çocuklarım olmadan asla diyenler için..

televizyonlarımızı yaklaşık olarak 3 yıldır şenlendiren aliye dizisi ile ilgili sustum bugüne kadar lakin artık sıra bana da geldi ben de konuşuyorum. hadi bakalım..
3 yıl evvel ilk başladığında (3 sezon mu demeliyim) evimde olmayan internetin boşluğunu televizyondaki bilimum çeşit türk dizisiyle doldurmaya çalışırken keşfettim bu güzide diziyi.. hatta o zamanlar kimselerin izlemediği (daha yeni başlamıştı, seyirci asmalı konağın etkisini üzerinden atamamıştı felan yanlış anlaşılma olmasın sakın) bu diziyi annem ve ablam dahil sağa sola tavsiye edip ekranların karşısına bi kaç müptela kazandırmışlığımda vardır (komisyona karşıyım kesinlikle dolayısıyla ekibe herhangi bişey belli etmedim)
eminim ki hayatta işim olmaz diyen aranızdan büyük çoğunluk da dizinin en azından konusunu biliyodur. zira dizinin hemen arkasından yayınlanan özel hat gibisinden bi magazin programı olsun(ki en az yarım saatini bu dizinin oyuncularıyla gelecek bölüm hakkında ipucu almaya çalışarak geçiriyolar), atv ana haber bülteni olsun, oyuncuların günlük hayattaki ıvır zıvırlarıyla olsun dizi her daim gündemde kalmayı başardı. bu zaman içinde benim gibi başlangıçta sadık izleyicilerinden bi kısmını kendisinden soğutmuş olsa da (ya da eskisi gibi sadık olmayan diyelim) 3 hafta izlemeden geçen süreden sonra izlenildiğinde bütün açıkları kapatacak kadar da rahat anlaşılır bi dizi olma özelliğini kaybetmemiş.
ilk başlarda koca dayağından ve kaynanadan çocuklarını da alıp kaçmak isteyen aliye nin dramatik öyküsüydü dizinin ana hatları. lakin zaman geçti dallandı budaklandı sezonlar ilerledikçe. şimdi şöle bi ekrana baktığımda ;
-aliye dayısının muayenehane ile ev karışımı apartman dairesinde bi göz odada yaşar, konfeksiyonda overlokçuluk yaparken şimdi havuzlu evin bahçesinde artık boşanmış olduğu eski kocasını en şirret haliyle tersliyor..
- asarım keserim ayarındaki koca (sinan diyoruz biz) sütümü de döktüm yemek de kalmadı ki ne yiyim edalarında ezilmekte..
- eve gelen 3 -5 eski müşterisiyle kıt kanaat geçinen dayı, özel bi hastanede başhekim olma yolunda ilerliyo hatta o kadar ki 40 ından sonra evlendi çocuk pışpışlıyo..
- sinan dediğimiz hergele uğruna gül gibi aliye yi bıraktığı - tam o esnada zorla da olsa barışmışlardı- leyla hanfendinin ek kartlarını iptal ediyo, leyla hanfendi de hamile. sinandan ektiği tohumu büyütecem diye inat ediyo. velakin ilahi adalet işte çocuğu düşürdü al bakalım şimdi noolacak?
- aliye zamanında yediği koca dayaklarını unutmadığından olsa gerek, -bi de artık fabrika sahibi olduğunu belirtmek lazım bu hususta- atölyesinde çalışan kimi overlokçu, son ütücü ve hatta ortacı kadınları koca dayağından korumak için bi sığınma evi inşa etmeye karar veriyor..
- bu arada dizinin bunca zaman bunca genç kız ve kendini genç hisseden kadın tarafından izlenme sebebi olan deniz (ki gerçek hayatta nejat işler diye bilinir) adlı doktorumuz diziden son sezon ayrılmış olduğu için dizinin karizma yapan erkek figürü de kaybolmuş..
- çocuklar son derece mutlu ve tek vücut olmuşlar o kadar ki koro halinde konuşuyolar sadece. arada kanon felan da yapmak lazım halbuki (yanlış mı düşünüyorum?)
- dizinin artık çocuk kaçırma, çocuk psikolojisi, acı çeken anne figürü gibi kavramları kalmadığı için diziye heyecan katması için tasarlanan tüm sahneler sadece hastanede gerçekleşiyor..

durum bundan ibaret, şimdi sanılmasın ki bunca konuştum artık yüzüne bakmam dizinin. hayır! eski heyecanını kaybetmiş olsa da, halen "çocuklarım olmadan asla" diyebilenler de var şu hayatta.. ya siz?

vay babayın kemüüne!

böylesi avam bir başlıkla sizlere seslendim sevgili tahinpekmez insanları, lakin az sonra vereceğim linkteki sihirbaz ablanın kerametini gördüğünüz vakit sizin de -en azından erkeg üyelerin- benimle aynı tepkiyi vereceğinizden adım gibi eminim..

ve fakat önden diskleymır yapayım: pornografi vs. içermemekle beraber, cıbıl görüntüler bulunmakta olup, işyerinde hezeyana sebep olabilir, oruçluların niyetini erken bozabilir gibi bir takım yan etkileri bulunmaktadır.. çalışanların ve oruçluların akşam evden bakmasını tavsiye eder, esenlikler dileriz.. niyeti sarih olanlar için bir stres bulunmamaktadır, bunu da ekleyip linkimize geçelim:


Gala 2006 Ursula
Video sent by Uberlinkert


ilk komenti yapana ilk fırsatta bir adet kırmızı mendil hediyemizdir:)

freko, aklı dimağı böyle şeyleri almayan insan..